TÜRKÇÜLÜĞÜN BÜYÜK İSMİ: NİHÂL ATSIZ - Göktürk Ömer ÇAKIR

                                             (12 Ocak 1905-11 Aralık 1975)

 

Hüseyin Nihâl Atsız, Türkçülük târihinin en önemli figürüdür.  Bu sebeple Altan Deliorman Bey, kendisi hakkında kaleme aldığı kitabında, cenâzesinden bahsederken haklı olarak “musalla taşında yatanın Atsız değil, Türk milliyetçiliğinin bir devri” olduğunu ifâde etmiştir. Büyük Türkçünün ebediyete irtihâlinin üzerinden tam 32 yıl geçmiş olmasına rağmen yarattığı romantizmin ve edebî kuvvetinin her yeni kuşağı etkilemeyi sürdürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunda, şüphesiz bir ömür boyu sarsılmaz bir inançla ve yüksek bir ahlâkî salâbetle savunduğu fikirlerden inhirâf etmemiş olmasının; kendisini hiçe sayarak milletinin geçmişinde, hâlinde ve geleceğinde fenâfillah derecesinde benliğini eriterek varlığını gerçek anlamda O’na adamış olmasının payı büyüktür. Atsız, kendisini bildiğinden beri Türk Ülküsüne bağlanmış ve bu uğurda türlü gâilelerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Kendisine ilişkin en erken kayda, Yeni Mecmua’nın 20 Kasım 1923 târihli 85. Sayısında rastlıyoruz. Buraya H. Nihâl imzâsıyla gönderdiği bir okuyucu mektubunda, Türk Ocaklarının siyâsî bir cemiyet olarak uhdesine alması gereken işlerden bahsetmektedir. Bu mektubun yayınlandığı târihte Atsız henüz 18 yaşındadır.

Türklük kavgasının bu büyük neferi, ölümüne yakın bir zamanda kaleme aldığı “Sona Doğru” başlıklı şiirinde;

“Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim,                           
Bir ülkünün mehâbetinin zirvesindeyim.
Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,
Ben ırkımın şeref taşan efsânesindeyim.
                                                                                                                      
Herkes bir özleyişle yaşar, ben de öylece
Altay'ların ve Tanrıdağ'ın çevresindeyim.
Merdânelikle şöyle bakıp ayrılıklara
Son menzilin hüzün dolu kâşânesindeyim.
Artık vedâ zamanına pek fazla kalmadı;
Yorgun ve kimsesiz, ölümün bahçesindeyim.”

diyerek bir ömür boyu yaşama gâyesinden sapmadan geldiği noktayı en özlü biçimde anlatmıştır. 1944 olaylarının, türlü çileler ve yoksunluklara sebep olan karanlığı içerisinde bile ümidini yitirmemiş, dâvâsından caymamıştır. “Selâm” adlı şiirini okurken bu yengi sâhibi ruhun diriliğinden hiçbir şey yitirmediğini görürüz:

“İçim yine sevinçlerle dolup yanıyor;
Rûhum sanki deniz olmuş, dalgalanıyor.
Uzak uzak ülkelere döndüm seferden;
Yaralarim ağır, fakat mestim zaferden…”

            Aynı şiirinde haksızlığa uğrayan diğer ülküdaşlarına da seslenir:

“Kardeş yahut arkadaştır diye evleri,
Ocakları dağıtılan ülkü devleri,
Selâm size! Üstünüzde bütün bakışlar,
Bir gün olur, tarih sizi elbet alkışlar!”

            Selâm şiiri, istikbâle dönük kuvvetli bir inanç ve bağlılık hissiyle ve son mısrâında yankısı, ümitle beklenen, gelecek Türk asırlarını tutacak güçte bir seslenişle biter:

“Haydi, artik dinsin bütün ıztırapların
Ufuklardan şanlı bir gün doğacak yarın
Güzellikle sıcaklıkla ve ihtişamla...
Kumandasız hazır olup onu selamla!
Gönlündeki yaraların kanını dindir...

Yüzdeyüz Türk olduğun gün cihan senindir!”

            Atsız, millî ülküyü anlatan; Türk Milleti’nin büyüklüğü ve birliğinden bahseden nesir ve şiirlerinin dışında, roman sanatını da kullanarak Türkçülüğün ruhlara işlemesinde en büyük pay sâhibi olmuştur. Göktürk asırlarını hikâye eden “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” adlı romanları, edebiyâtımızda târihî roman yazma geleneğinin hem öncülerinden hem başyapıtlarından olmalarının hâricinde, genç dimağları ülkü yoluna kazandırmak gibi büyük bir misyonu da gerçekleştirmişlerdir.   Bu romanların kahramanları, Türklük oduyla gönülleri tutuşan insanların çocuklarına isim olmuş; Kür Şad ve ihtilâlci arkadaşlarının olağanüstü başkaldırısının öyküsü, on üç asır sonra, kafalarda ve gönüllerde yeni bir diriliş hamlesini yaratmıştır.

            Ben de bu imânın günümüzdeki bağlılarından biriyim ve ilk olarak Atsız Bey’in neşrettiği, sonraki zamanlarda yine kendisinin; vefâtından sonra da tâkipçilerinin değişik adlarla yayınlamayı sürdürdükleri bir dergi geleneğinin şimdilik son halkasını oluşturan Orkun Dergisi’nde yazma bahtiyarlığına erenlerdenim. İşte başını çektiği bir büyük mücâdelenin, kendisinin vefâtından sonra doğanları bile kuşatan gücü bize gösteriyor ki; Türk Ülküsü, Türklük rûhu, Türklük inancı yaşadıkça Atsız’ın adı da hâfızalardan silinmeyecektir.

            Türkçülük, Türkiye Cumhuriyeti târihinin eylemleşen ilk düşünce akımıdır. Irkçılık-Turancılık Dâvâsı adı verilen ve Türk Milliyetçilerini politik amaçlarla ilzâm etmeyi hedefleyen; fakat sonuçta bütün sanıkların beraatiyle sonuçlanan mahkeme süreci, Atsız’ın doğrudan başbakana yazdığı iki açık mektuptan rahatsız olan dönemin kimi ikbâl sâhiplerinin kışkırtmasıyla başlamış ve bu süreç pek çok Türkçüyü “mutena hücre” denilen tabutluk işkenceleriyle tanıştırmıştır. Türk Milliyetçiliği 1500 mumluk ampullerin altında eritilmeye, sindirilmeye çalışılmıştır.  Bütün bu sancılı dönemin başlangıcında, 3 Mayıs 1944 târihinde Ankara’da Atsız’ı desteklemek amacıyla nümâyiş yapan Türkçü gençliğin haykırışı, Türkçülüğün salon ve dergi sayfalarından meydanlara inmesinin sembolü olmuş; Türkçü gönüllerde kutlu bir dönüm noktası olarak kabûl görmüştür. Bu olayların merkezinde yer alan ve ismi devleşen kişi, Atsız’dır. Hayâtının sonraki dönemlerinde de bu mücâdeleci rûhunu koruyan büyük Türkçü, milletinin geleceğini tehdit eden Kürt ayrılıkçılığını önceden görmüş ve haklı uyarıları yüzünden 70 yaşına yaklaşırken tekrar cezaevine girmesine rağmen inançlarından vaz geçmemiş ve af dilememiştir. O, kardeşi Nejdet Sançar’ı kaybettiğinde bile bir kardeşi değil, bir ülküdaşı yitirmiş olmanın acısını duymuş; Türkçülük savaşımını, âile dirliğinin önünde görerek şöyle yazmıştır:

“Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saflardakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir… Gerçek insan için hayat, savaştır. Biz bu dünyaya hayvanlar gibi zevketmeye değil, bir görev yapmaya geldik. Bu görev, dirliğimiz boyunca, son günümüze ve gücümüze kadar sürecek Türkçülük savaşıdır. Ölenleri toprak ananın kucağına, tarihin şeref yaprağına, Tanrı'nın esirgenliğine bırakarak Kızılelma'ya doğru ilerlemek olan Türkçülük savaşı…”

           

            Kendisinin gösterdiği bu diğergâmlığı, Nejdet Sançar Bey de Irkçılık-Turancılık dâvâsındaki savunmasının son sözüyle göstermişti: “Türk Irkı sağ olsun!”  Türkçülük, bu fedâkâr ruh hâlinin ve kendini adamışlığın yarattığı yüksek ahlâkî duruşların sâyesinde gücünden hiçbir şey yitirmeden; bilakis daha da güçlenerek, yaygınlaşarak günümüze kadar ulaşmıştır. Atsız, Türk Ülküsünü her tür siyâsî mülâhazanın ve partizanlığın üstünde görmüş; günlük meselelerin, idâre-i maslahatçılığın müptezel uğraşlarının ötesinde ve hepsinden uzakta; asırları kuşatacak bir kutlu program olarak bakmış ve

“Türkçülük bir ülkü, siyaset ise iktidara geçme taktiğidir. Bu sebeple bir ana inanç ve ana düşünce olan ülkü asla değişmediği halde siyaset yani taktik her zaman değişir… Şu da unutulmamalıdır ki, Türkçülüğün iktidara geçmek için mutlaka parti kurması lüzumu yoktur. Türkçülük beyinle ve gönüllere şuurla yerleştikten sonra bu, partisiz de olabilir.”  

demiştir. Bu sâyede Türkçülük; değişen koşullar, politik çıkmazlar karşısında erimeye mahkûm bir ideoloji olmamış; bir millî inanç hâlinde Türk Milleti’nin tahteşşuuruna yerleşmiştir.

            Vefâtının 32. Yıldönümünde bu büyük ülkü adamını rahmetle anıyor, kendisi hakkında son sözü yine milliyetçilik târihinin değerli isimlerinden rahmetli Prof.Dr. Muharrem Ergin’e bırakıyoruz:

 “Atsız Türk milliyetçiliğinin yarım asırdır hiçbir kuvvetin burcundan indiremediği bayraklarından biri idi. O bayrağı, ölüm de burcundan indiremeyecek, bundan sonra o bayrak yeni yetişen nesillere daha büyük ışıklar tutmaya devam edecektir. Atsız milletimizin yetistirdiği en hudut tanımaz idealist bir mütefekkirdir. ‘Türk bir vazife için yaratılmıştır, o vazife kâinat Türkleştiği zaman biter.’ diyen Atsız, Türk çocuklarına vatana hizmet için en imkânsıza kadar açılan bir kayıtsızlık ve sınırsızlık çizmek istemiştir. Türk milleti sıradan bir ferdini değil, asırlarda bir gelen bir büyük evladını kaybetmiştir. Milletimizin başı sağ olsun.”

 

 

 BU YAZI, ORKUN DERGİSİ'NİN ARALIK 2007 TÂRİHLİ 118. SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

BAĞLANTILAR:http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Makale_nu=*YNYP*-WVJDWIFTBSF%21P*R%2FYYLPYDIWDUHLEA.JS%2FEOAA%2FWATDU%21PLAUKBPZIIDJBG-FODU&B1=Makaleye+Bak&Tip=Makale

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !