TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNDE ÖNCÜLER VE KAYNAKLAR -Göktürk Ömer ÇAKIR

19. yy.’ın Sonu, 20.yy.’ın Başlarında Türkiye’de Fikir Akımları: “Devlet-i Aliye”nin son asrında, Osmanlı memleketini içine düştüğü sıkıntılardan kurtarmak amacıyla gerek bürokrat kadrolar, gerek aydın elitler tarafından türlü reçeteler ortaya konulmuştur. III.Selim’den başlayarak Atatürk inkılâpları ile doruk noktasına ulaşan Türk modernleşme hareketleri belki bir imparatorluğun yıkılmasını engelleyememiştir ama, Cumhuriyetin sağlam bir tecrübî birikim üzerinde yükselmesinde büyük pay sâhibi olmuştur. Cumhuriyet ideolojisi elbette ki gökten zembille inmediğine göre, Osmanlı bürokrasisi yâni kapıkulunun çabalarıyla başlayan1 ve ülkenin düşünce odaklarının da katkısıyla ilerleyen yenilik gayretlerinin entelektüel hayâtımıza en önemli katkısı, ilk şekillerini aynı dönemlerde almaya başlayan ve aynı dönemlerde adları konulan belli başlı fikir akımlarının Türk tefekkür dünyasına girmesi olmuştur. İmparatorluğun kurtuluşu için gerek siyasal-kültürel, gerek ekonomik reçetelerle ortaya çıkan bu cereyanlar arasında en önemlisi, geride bıraktığımız yüzyıl içerisinde savunucularının Bâbıâlî’de iktidar sâhibi olduğu, Türkçülük’tür.
Ziya Gökalp, Balkan Savaşı’nın sonunda kaleme aldığı “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı yapıtına şöyle başlar: “Ülkemizde üç düşünce akımı vardır. Bu akımların tarihi incelenirse görülür ki, düşünürlerimiz önce ‘muasırlaşmak’ gereğini duymuşlardır.Sultan Üçüncü Selim devrinde başlayan bu eğilime, İnkılâp’tan sonra (İkinci Meşrutiyeti kastediyor ö.ç.) ‘İslâmlaşmak’ emeli katıldı. Son zamanlarda ortaya bir de ‘Türkleşmek’ akımı çıktı. Muasırlaşmak düşüncesi, düşünürlerce, esaslı bir kural sayıldığı için, belirgin bir yayıcısı yoktur. Her dergi, her gazete bu fikrin az çok savunucusudur. İslâmlaşmak düşüncesinin savunucusu ‘Sırat-Müstakîm’ ve ‘Sebilürreşad’, Türkleşmek fikrini yayan ise ‘Türk Yurdu’ dergileridir. Dikkat edilirse bu üç akımın da gerçek ihtiyaçlardan doğmuş olduğu görülür.”2
Gökalp’ın sınıflandırmasına ek olarak Tanzimat’tan Balkan Savaşları’nın sonuna kadar Osmanlı yöneticilerinin üzerinde anlaşabildiği düşüncelerin başında gelen Osmanlıcılığı3 da saymalıyız. Ayrıca çağdaşlaşma fikrini diğer akımlar gibi tikel bir kabûlden ziyâde başat hedef olarak ele alan ve “belirgin” yayıcıları da bulunan(İçtihad dergisi) Batıcılık da zikredilmelidir.
1718-1826 tarihleri arasındaki “kısmî müessese ıslahatları”nı tâkiben yukardan aşağıya ikinci4 batılılaşma hareketleri padişah ve imparatorluğun üst düzey yöneticilerinin uhdesinde yürütüldü. Düşünce alanında ilk kez Yeni Osmanlılar hareketiyle ortaya çıkan Batıcılık5, Avrupa’nın siyâsî kurumlarının imparatorluk içinde uygulanması düşüncesini savunuyordu. Aralarında Namık Kemal (1840-1888) gibi yurtsever ve Osmanlıcı aydınlarla Ali Suavi (1839-1877) gibi eylem adamları, Ziya Paşa (1825-1880) gibi devlet adamlarının bulunduğu öncüleri Abdullah Cevdet (1869-1932), Celâl Nuri (1881-1938) gibi düşünürler tâkip etti. Batılı sosyologlar Gustave Le Bon6 ve Le Play’nin7 modelleri sırasıyla A.Cevdet ve Türkiye’de liberal düşüncenin yerleştiricilerinden Sabahaddin Beğ (Prens. 1877-1948) tarafından imparatorluğa uygulanmak istendi. Cumhuriyet inkılâplarının önemli bir bölümünde Batıcılık düşüncesinin izleri bulunmaktadır.
“İttihâd-ı anâsır”, yâni Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan tüm toplulukları birleştirme amacını güden Osmanlıcılık düşüncesi Balkan Savaşı’nda yaşadığımız felâket ve gayrimüslim unsurların imparatorluktan kopmasıyla iflâs etti. Zaten 1804 Sırp ayaklanması, 1821-1829 Yunan ayaklanması ve bağımsızlığıyla gerçekliğini doğmadan yitiren bu düşünce, Meşrutiyet meclislerindeki kozmopolit yapının pek de hayrımıza olmadığının anlaşılmasıyla 93 Harbi’nin yarattığı koşullarda siyâsî erkini kaybetmekle birlikte düşünce hayatımızda da silikleşmeye başladı. Bu fikrin savunucusu olan İttihat Terakki Partisi de Balkan Savaşı’nın ardından bütünüyle Türk unsurunun esas alındığı irredantist bir mecraya kaymıştır.
Cumhuriyet’in düşünsel mîrâsını kabûl etmekten kaçınıp toptan refüze ettiği İslâmcılık fikri ise tıpkı Balkan coğrafyasında ateşi sönen Osmanlıcılık gibi Hicaz çöllerinde pusulasını yitirdi. Önemli Arap âilelerinin ihânetiyle dinsel ünsiyetin bağlayıcı olmaktan çıktığını gören yönetici kadro, gözünü Allahuekber Dağları’nın kaburgalarından yükselerek Kafkasya’ya, İran’a, Turan’a çevirdi.
Peyami Safa İslâmcı düşünürleri ikiye ayırır: Şeyhülislâm Musa Kâzım(1858-1910) gibi koyu şeriatçiler ile Mehmed Âkif (1873-1936), Said Halim(1864-1921), M. Şemseddin (Günaltay /1883-1961) gibi “garp kültürüyle az çok temaslarından kazandıkları tenkid ruhuyla kaba sofulardan ayrılanlar.”8 İslâm Birliği düşüncesini siyâsî hedef olarak belirleyen İslâmcıların programı daha çok dinî akâidin toplumsal düzene egemen kılınması esâsına dayanıyordu. İslâmın ilerlemeye engel olmadığı ve moral hayâtımızın merkezinde bulunması gerektiği düşüncesini “Avrupa’nın ulûm ve sanâyiini almak” ölçütüyle mezceden bu dünya görüşünün mensupları Batıcı ve Türkçü düşünürlerle sık sık polemiğe girdiler.
İşte Türk Ocakları ile yurt çapında örgütlü bir fikir hareketi hâlini alan Türk milliyetçiliği fikriyâtı bu ortamda, milletin kurtuluşunu yine millet in öz benliğinde arayan programıyla ön plâna çıkmaya başlıyordu.
Türk Milliyetçiliği’nin Doğuşu ve Kaynakları
Osmanlı Devleti’nde Türkçülük, düşünce ve edebiyat alanında hissediliyordu. Devletin çöküş dönemi başladığında dîni ve etnik azınlıklar bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Devletin aslî unsurunu oluşturanlar ise konuyu tartışmaya açtılar. Yine de Türkçülük fikri, Osmanlılık veya İslâmcılık gibi idare ve siyâset sistemi hâline getirilmesi uzak bir olasılıktı. Bu yüzden Türkçülük, özellikle edebiyat alanında gelişti. Belli sayıdaki aydınlar, Türkçülük üzerine düşünce üretiyorlardı. Bu aydınlar içerisinde siyâsete girmemiş, Türkçülük dışında bir düşünce akımı içerisinde bulunmamış insanlar olduğu gibi İslamcılık ve Osmanlıcılık taraftarları da vardı.
Osmanlı aydınlarını Türkçülük üzerinde düşünmeye sevk eden etkenler hakkında şunlar söylenebilir:
• Batıda Türkler aleyhinde görüşler oluşuyordu. O hâlde, Türkler lehinde de görüşler oluşturulmalı, Türk milletinin medenî ve insanlığa katkıları olmuş büyük bir millet olduğu anlatılmalıydı. Hristiyanlar Türkleri hem Avrupa’dan hem de Avrupa’nın uzantısı olan Anadolu’dan kovmak, Orta Asya’ya sürmek istiyorlardı. Bu garazkâr tutum Haçlı Seferleri bir yana 1815’te toplanan Viyana Kongresi’nde de “Doğu Sorunu” adı altında gündeme getirilmişti.
• İslâm medeniyeti, Arapların eseridir. Türkler, Arap topraklarını yönetimi altına alınca, iddiaya göre Arap medeniyeti gelişme imkânı bulamamıştır. Bu iddiaların aksini kanıtlamak ve İslâm uygarlığının Türk ırkının katılımıyla daha geniş bir coğrafyaya yayılıp güçlendiği fikrini delillendirmek gerekiyordu.
• Anadolu’da yaşayan gayrimüslimler ile Türk ırkına mensup olmayan etnik gruplar da Türkler aleyhinde önce fikir bazında, sonra da eylem bazında hareketlenmeye başlamışlardı.İmparatorluğun aslî unsuru olan Türk kitlesinin de millî duyarlılıklarının uyandırılması, kurtuluş için bir çözüm olabilirdi.
Bütün bu gelişmeler karşısında Türk aydınında oluşan millî şuur, Türk ülküsünün doğuşunda asal etkiye sahiptir.
Türk milliyetçiliği düşüncesinin doğuşunu geciktiren birtakım sebepler vardır. Ali Engin Oba’nın da dediği gibi bu sebepler arasında “Türkler’in kendi kurdukları imparatorluğun dağılmasına rıza göstermemeleri” gibi bir duyarlılık bulunmamaktadır. Osmanlı devlet yapısı, Türk milli düşüncesinin doğuşunu geciktirmiştir.9 Kuruluş aşamasında Osmanlı Devleti’nin Fars-Arap değil, eski Türk geleneklerine bağlı Türkmenlerden oluştuğu bilinmektedir. Sınırların genişlemesi ile, devletin Hristiyan topluluklarla ilişkiye girmesi, zamanla bunların Türk toplumunun içine sızarak, devleti kuran yerli aristokrasiyi saf dışı bırakmaları, özellikle Fâtih’le birlikte kurumsallaşan “kul” sistemine dayalı düzenle berkitilmiş; Türkler ve onların kaynağı olan Anadolu bu düzen içerisinde özel bir statüye sâhip olamamışlardır.10 Monarkın, yâni Osmanlı pâdişahının egemenliğini güvenceye almak için yarattığı “destekler”, devleti etkisi altında bırakarak devletin kozmopolitleşmesine ve kurucu etnik gruba yabancılaşmasına yol açmıştır. Ayrıca milliyet ayrımını ortadan kaldıran dinsel hassâsiyetler de bu gecikmede önemli birer etken olmuş; bunların yanı sıra sermâye birikimine geçit vermeyen Osmanlı toprak düzeni, Anadolu Türk köylüsünü bilinçlendirecek varsıl feodal beğlerin ortaya çıkmasını engellemiştir.11
Tüm bu olumsuz gelişmelerin yanı sıra devletin geleceğini tehdit etmekle beraber Türkçülük fikrini ateşleyecek “olumsuzluklar” da vardır, ki bunlar da diğer topluluklarda gelişen milliyetçi uyanışlardır. Örneğin Panslavizm ve bu emperyal ulusçuluğun canlandırdığı Balkan milliyetçilikleri Türkçülüğün doğuşunu hazırlayan başlıca etkenlerdendir.Buradan hareketle Hans Kohn, Türkçülük akımının Panslavizmin mirasçısı olarak ortaya çıktığını ileri sürmüştür.12
1804’teki Sırp ayaklanması, 1821-29’daki Yunan ayaklanması ve bağımsızlığı, 5 Şubat 1862’de Romanya’nın kurulması, 6 Ekim 1908’de Bulgarların, 28 Kasım 1912’de Arnavutluk’un bağımsızlıklarını ilân etmeleri ve tüm bunları tâkiben 30 Mayıs 1913 Londra Barışı ile Rumeli’deki topraklarımızı kaybetmemiz Türk milletinde şok etkisi yaratmıştır.
Türk aydınını olumlu bir yönelime götüren bu olumsuzlukların dışında özellikle içerde ve dışarda Türkoloji alanında gerçekleştirilen çalışmalar da Türkçülük fikrinin yayılmasında tesirli olmuşlardır. Dil ve târih alanında ilk bilimsel Türkçülük Ahmet Vefik Paşa (1823-1891) ile başlar. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, büyükbabası Yahya Naciddin Efendi, Divan-ı Hümayun tercümanlığında bulunan ilk Türk olan Ahmet Vefik’i Süleyman Paşayla birlikte Türkçülük düşüncesinin pîri olarak kabul ederler. “Lehçe-i Osmânî” adlı eserinde ilk defâ Türkçe sözleri bir araya toplamıştır. Süleyman Paşa (1838-1892) ise “İlm-i Sarf-ı Türkî” adlı kitabıyla bu anlamda önemli bir kilometre taşı olmuştur. Bilimsel Türkçülük ile ilgili en önemli eseri ise “Tarih-i Âlem”dir. Bu eserde ilk kez Türklerin ilk çağlarına âit geniş bir bölüm ayrılmıştır. 1849’da Türkiye’ye ilticâ eden Mustafa Celâleddin Paşa’nın 1860’larda yazdığı “Les Turcs Anciens et Moderns” (Eski ve Modern Türkler) adlı yapıtı13 da bilimsel Türkçülüğün kaynak eserleri arasında yer alır. Tüm bunlarla beraber Türk aydınını etkilemiş olan Avrupa kaynaklı Türkiyat çalışmaları da bulunmaktadır. Joseph de Guignes, Arthur Lumley Davis, Wilhelm Radloff, Arminius Vambery, Albert August von Lecoq gibi Avrupalı Türkologların çalışmaları ile Macaristan’da yükselen Turancılık hareketi ve bu yolda kurulan Turan Derneği milliyet düşüncesinin Türk aydınının kafasına girmesinde pay sahibidir.14 İgnacz Kunosz, Gyula Nemeth, Lajos Ligeti, Peter Vaczy ve Sandor Eckhardt, Türkoloji alanında çalışmış, Turancı Macar bilim adamlarındandır.
Türk milliyetçiliğinin kökenleri konusunda bugüne kadar alışkanlık hâlini alan bir kabûl de, 1789 Fransız İhtilâli’ni orijin olarak benimseyen görüştür.Alman sinoloğu Hirrta’ya göre “milliyetçilik fikri Hunlar çağında teşekkül etmiştir.Hun imparatorlarından Çiçi, M.Ö. I. asırda îrâd ettiği bir nutukta; ‘Atalardan mîras olarak yalnız ülke ve devletin kalmadığı, hürriyet ve istiklâlin de mîras arasında bulunduğu’nu söylemiştir.” Bunun, “milliyetçiliğin başlangıcına esas telâkki edilebileceğini” ifâde eden bilim adamı, “Tarihte milliyetçiliği devlet siyâsetine temel yapan ilk devlet adamı Çiçi’dir” demiştir.15 Türk millî bilinci günümüzden 13 asır önce milletine hesap verme ahlâkıyla Asya bozkırının göbeğine bengü taşları diken Bilge Kağan’ın ağzında da somutlaşmıştı. Daha yakın dönemde ise Türkiye’ye milliyetçilik akımının gelmesinde en büyük faktörün Rusya’nın egemenliğindeki eski Türk vatanında başlayan “ceditçilik” hareketi ve özellikle Kazan Türkleri olduğunu görürüz. Kazan’dan gelen Yusuf Akçura’nın yanı sıra Reşit Rahmetî Arat örneğinde olduğu gibi, Bakü’den gelen Hüseyinzâde Ali,16 Azerbaycan kökenli Ahmet Caferoğlu, Başkurdistan kökenli Zeki Velidî Togan Türkçülük fikrini benimseyen önemli dış Türklerdendir.17
Kazanlıların millî bilince varmaları ile ilgili en önemli gelişme 19.yy.’ın sonlarına doğru ticaret ve endüstri hayatında gösterdikleri başarıdır. Zenginlik, manevî alanda da gelişmenin önünü açmış medrese zihniyeti yerini yeni okul (ceditçiler) taraftarlarına bırakmış, bu entelektüel gelişme Kazan Türklerinin sosyal sorunlara karşı ilgi duymalarını sağlamıştır. Ayrıca Rusya Müslümanlarının akdettikleri kongrelerin de millî bilincin uyanmasında mühim bir görev îfâ ettikleri unutulmamalıdır.18
1850’de Kırım’da doğan İsmail Gaspıralı Türkçülüğün en büyük simalarından biridir. Yayınladığı Tercüman gazetesi -ki Rusya’da yayınlanan ilk gündelik Türkçe gazetedir- ve burada ortaya attığı “dilde, işte, fikirde birlik” şiârı Türk aydınlarının uyanışına çokça katkı sağlamıştır. Bu bağlamda özellikle Ziya Gökalp’ın milliyetçilik anlayışının şekillenmesinde etkili olan Hüseyinzâde Ali’den ayrıntıyla bahsetmek yerinde olacaktır. Hüseyinzâde Ali, 1864 yılında Bakü’nün Salyan kasabasında doğdu. İlköğrenimini burada tamamlayan Ali, yükseköğrenimi için Petersburg’a gitti. Burada Ulum-u Tabiîye Fakültesi’ni bitirdikten sonra İstanbul’a gelerek Askerî Tıbbîye’ye kaydoldu.19 Katılmış olduğu Türk-Yunan Savaşı dönüşünde Tıbbiye Yüksek Okulu’na deri ve frengi hastalıkları profesör yardımcısı tâyin edildi. (1900). İttihat ve Terakki’ye mensup olduğu için bu görevde uzun süre kalamayarak 1903’te Kafkasya’ya gitti. Burada da Türkçülük mücadelesini sürdüren Ali, Azerbaycan mebuslarının Duma içine girmesini sağlayan heyetlerde bulundu ve o güne kadar yayınlanmasına izin verilmeyen Türkçe günlük gazetenin imtiyazını aldı. Hayat adını alan gazete onun dışında Ahmet Ağaoğlu, Ali Merdan Topçubaşıoğlu ile Zeynelabidin Tagiyef tarafından çıkarıldı. 2 yıl boyunca başyazarlığını deruhte ettiği bu gazete Azerbaycan Türkleri ve Rusya Müslümanları arasında çok önemli rol oynamıştır. “Hayat gazetesi milletine hizmet etmek, onu ilimde, fende, siyasette kültür ve edebiyatta ileriye götürmek, Türk milletini refah ve saadete kavuşturmak ve İslâm dininin icaplarını lâyıkıyla yerine getirmek için kurulmuştur.”20 Bu Türkçe gazeteden daha önce Kafkas Türklerinin ülkü ve fikirlerini savunmak üzere Rusça yayınlanan Kapsi gazetesinin başyazarlığını yapmıştı. Hüseyinzâde, Kapsi ve Hayat gazetelerinden sonra yine başyazarlığını üstleneceği Füyûzat adlı bir dergiyi 1906 yılından itibaren yayınlamaya başlamıştı. 1910 yılında, 2. Meşrutiyet sonrası, Türkçülüğün dayanak noktası olarak görüldüğü ve bu nedenle önem atfettiği Türkiye’ye dönerek kurucularından olduğu İttihat ve Terakki Fırkası’nın “Merkez-i Umûmî” üyeliğine getirildi. Dört dilin hâricinde, 1875’te girdiği Tiflis Klâsik Gymnase’ında Lâtince ve eski Yunanca’yı öğrenmiş, doktorluğun yanı sıra Petersburg’da fizik-matematik eğitimi de almıştı. Gökalp tarafından “Yalavaç” titriyle taltif edilen Hüseyinzâde Ali, Türkçülük üzerine ortaya attığı görüşleriyle özgün bir düşünürdür.21 Hüseyinzâde Ali 1917 yılında Macaristan’daki Turan dergisinde yayınlanan ve ilk Macar Turancılardan Arminius Vambery’e ithaf ettiği şiirinde ise Pan-Türkçülük ötesinde bir Turancı ülkü ve Turan kardeşliğini savunmuş; Akçura’nın belirttiği gibi “Müslüman Türkler arasında -yukarıda bahsettiğimiz mânâ da dâhil olmak üzere- ilk Pan-Turanist”olmuştur.22 Hüseyinzâde Ali’nin Bakü’de çıkarttığı Hayat gazetesinde yazmış olduğu yazıların en önemlileri şunlardır: “Türkler kimdir ve kimlerden ibârettir?”, “Bize hangi ilimler lâzımdır?”, “Yazımız, dilimiz ve birinci yılımız”. Bu makâlelerde genel olarak Türk kavimlerinin bölünmüşlüğünden yakınan Ali, Rusya’daki halklara Tatar adı verilmesinin Türklüğü böleceğini ifade etmekte; Kırımlı, Kazanlı, Orenburglu vs.’nin hep Türkoğlu Türk olduğunu belirtmektedir. Makaleler arasında özellikle bir tanesi vardır ki, bu da içeriğinde savunulan görüşlerle Gökalp’ı oldukça etkilemiş olan ve “Bize hangi ilimler lâzımdır” serlevhasını taşıyanıdır. Ona göre Türkler’e muasır ilişkiler gerekir. Asrîliği telkin ederek Müslüman-Türk kavimleri için Türkleşmek, İslâmlaşmak, “Avrupalılaşmak” iddiâsını ileri sürmüştür. 1905’te Türkiye dışında savunulan, bu fikir 1911’de hararetli taraftarlar bulmuş ve Akçura’nın tâbiriyle “Türk âleminin her tarafına yayılmış, meşrûtiyetten sonra İstanbul’da çok işlenmiştir”. Kimilerine göre bu üçlü düstur daha önce biraz belirsiz olarak Ali Suavî tarafından savunulmuştu; lâkin hem Türkçülüğün uyanmadığı bir devirde yaşamış olması hem kesin sınırlarla tahdit edilecek muayyen bir fikri bulunmadığı için ona mâledilemez. “Türkçülerin faaliyetinde bir veche mâhiyetini haiz olan bu üçüz umdenin asıl babası -Gökalp kaynak vermeden “kopya” etse de- Hüseyinzâde Ali’dir.”23
Ahmet Ağaoğlu da Türkçülüğün doğuş ve gelişmesinde önemli bir mevkie sâhiptir. Türk birliğinin önündeki engelleri mezhepsel ve siyâsal ayrılıklar ile millî bilinç yokluğu olarak göstermiştir.24 Kaleme aldığı “Türk Medeniyeti Tarihi” başlıklı yazı dizisinde Türklerin tarihi hakkında bilgi veren kitapları nakletmiş ve buradan hareketle Türklüğün eskiliğini ispatlamaya çalışmıştır.25
Yusuf Akçura (1876-1935) da Türkçülük fikrinin Ziya Gökalp’la beraber en etkili kişilerinden biridir. Diğer Kuzey Türklerinden farklı olarak çocukluk dönemi ve eğitiminin büyük bir kısmı Türkiye’de geçmiştir. Biyografisi şöyledir: Harbiye Mektebi'nde okudu. 1897'de darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı. Taşkışla Divan-ı Harbi’nin kararı ile müebbet kalebentlik cezasına çarptırıldı. Karar sonrasında Padişah fermanı ile Trablusgarp'a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 1899'da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Kısa bir süre sonra da Fransa'ya kaçarak, Paris'teki Jön Türklere katıldı; burada Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’na devam etti. 1903'te "Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme" adlı teziyle okulu bitirerek Rusya'ya döndü. Kazan'da öğretmenlik yaptı. Bu dönemde Mısır'da çıkan Şurâ-yı Ümmet ve Türk gazetelerinde çok sayıda imzâsız makâlesi yayımlandı. Bunlar içinde, 1904'te Türk Gazetesinde çıkan "Üç Tarz-ı Siyaset" başlıklı dizi makale özel önem taşır. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin "Osmanlıcılık", "Panislamizm" ve "ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği" olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğu belirtiliyordu.
•••
Türk Milliyetçiliğinin, inşâ aşamasında sâhip olduğu entelektüel zenginliğin salt milliyetçi çevrelerde değil, siyâsal-kültürel-düşünsel hayatımızın genelinde bıraktığı izler göstermektedir ki geleceğe dönük tasavvurlarımız için sağlam bir arka plân olarak bu öncül zihinsel çabalar çağcıl Türk Milliyetçiliğini hâlâ beslemektedir.

DİPNOTLARI
1- Toktamış Ateş, Türk Devrim Tarihi (2004), s.45 vd.
2- Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak (2001), s. 11.
3- Toktamış Ateş, age., s. 58.
4- Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasî Hayatında Batılılaşma Hareketleri (1960), s.20. Daha ayrıntılı bilgi için Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce C. 3 Modernleşme ve Batıcılık (2002) adlı derlemeye bakılabilir.
5- Toktamış Ateş, age., s. 59.
6- Evrimci sosyal psikolog. 1841-1931 yılları arasında yaşadı. İnsanların toplum içindeki yalnızlığı, toplumsal kaos, varolma mücadelesi, kitleler arasındaki iletişimsizlik ve karmaşa gibi olayları ele aldığı Kitleler Psikolojisi adlı yapıtı önemlidir.
7- Sosyal bilimci.1806-1882 yılları arasında yaşadı. Âileyi esas alan toplumsal şeması ve bireyci görüşleriyle etkili oldu.
8- Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar (1997), s. 64.
9- Ali Engin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1995), s. 31.
10- Age., s. 32-35.
11- Age., s.36-42.
12- Hans Kohn, Le Panslavisme, Son Historie et son Ideologie (1963), s. 204’ten aktaran Ali Engin Oba, age., s.49.
13- İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı (2000), s. 72.
14- Joseph de Guignes, Çin dili ve kültürü uzmanıdır. “Historie generale des Huns, des Turcs, des Mongols, et autres Tartares occidentaux” (Hunlar’ın, Türkler’in ve diğer Batı Tatarları’nın Genel Tarihi ) adlı kitabı konumuza değgindir. Wilhelm Radloff ise 1891’de Orhun bölgesi’ndeki arkeolojik buluntuları inceleyen Rus bilimsel heyetine başkanlık etmiştir.
15- Yılmaz Öztuna, Türk Tarihi (1963), s. 170.
16- Göktürk Ömer Çakır, “Gökalp’a Türkçülüğü Aşılayan Adam: Hüsyinzâde Ali Turan”, Orkun Dergisi, 2002, sayı 54, s. 43-45.
17- Bu konuda bkz. Turgay Uzun, “Türkiye Dışındaki Aydınların Türk Milliyetçiliği İdeolojisine Katkıları”, Türk Yurdu dergisi, Ocak 2001.
18- Akdes Nimet Kurat, “Kazan Türklerinin ‘Medenî Uyanış’ Devri”, AÜDTCF Dergisi, 1966, c.24,sayı 3-4, s.100.
19- Ali Engin Oba, age., s.154.
20- İsmet Ergin, Ali Bey Hüseyinzâde’nin Hayatı, Eserleri ile Füyûzat ve Hayat Gazetesindeki Bir Kısım Makaleleri, Lisans tezi (1970), 35, akt.: A. Engin Oba, a.g.e., 155.
21- Göktürk Ömer Çakır, agm, s.43-45.
22- Yusuf Akçura, Türkçülük (1990), s., 149. ile Mehmet Karakaş, Türk Ulusçuluğunun İnşası (2000), s., 146.
23- François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1878-1935) (1996), s., 189.
24- Ali Engin Oba, age., s.162.
25- age., s.165.

BU YAZI TÜRK OCAĞI MALTEPE ŞUBESİNDE 11 MART 2006 TARİHİNDE VERİLEN "TÜRK OCAKLARI VE CUMHURİYET" BAŞLIKLI KONFERANS METNİ ESAS ALINARAK HAZIRLANMIŞ VE ORKUN DERGİSİNİN 101. SAYISINDA (TEMMUZ 2006) YAYINLANMIŞTIR.

 

Bağlantılar:

 

konferansmetni: http://maltepeturkocagi.org/ocak/faaliyetler/2006mart/11_mart_konferans_metni.htm

 

OrkunDergisi:http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Makale_nu=*YNYP*-WVJDWIFTBSFO%2FD%2F%2FB%2FWI%2FGSOR%21P*R%2FYYLPYDIWDUHL*YNYP*-WVJDWIFTBSF&B1=Makaleye+Bak&Tip=Makale

Yorum Yaz