OKUMANIN İZSÜRÜMÜ - Göktürk Ömer ÇAKIR / Hatice DEMİR

 

Okumak, hem yalnızlaştırıcı hem çoğaltıcı bir eylem… Kavram olarak ortaya çıkışıyla berâber insanlık târihinin de başladığı düşünülürse, târihsel yürüyüşümüzün başlangıç noktasında durması, daha doğrusu o yürüyüşü başlatmış olması bile eylemin kendi başına ve her şeyden önce yer almasındaki yalnızlığını ortaya koymaktadır. Yazının piktogramlardan meydana geldiği çağlardan günümüzün fonetik alfabelerine, basit ticârî hesaplar veya tanrılara sunulan adak listeleri vb. kayıtları korumak amacıyla kullanılmasından edebiyâtın yaradılışına ve günümüze değin okumak en değerli insan işi olarak kaldı. İlk yazıların mnemoteknik, yâni bellekte tutmaya yardımcı olucu işlevleri yüklenen resimsel çizgilerden oluştuğunu düşününce akla okullarda ezberlediğimiz metinler geliyor. Hâfızaya almanın tek yolunun okumak olması; bir başka deyişle görsel bir edimin işin içine girmesi de gösteriyor ki görebildiğimiz her şey bu uğraşın bir parçasıdır. Salt harfleri ve sayıları değil, anlamak için her şeyi okuruz. Tabiat da bir okuma nesnesi olabilir, insanlar da… Tanrısal bir eylemdir kısacası. Sümerlerin yazıcılar tanrısına  “önünde oturan şu genç talebeye yüceliğin içinde kayıtsız kalma. Yazma sanatının her sırrını açık et ona. Saymayı, hesabı, her türlü çözümü açık et ona. Gizli yazıyı açık et ona.” Diyerek ettikleri dua, her nevi sır yazının içinde olduğuna göre; ona ulaşabilmek için sürekli temrinlerle öğrenilecek okuma becerisininin de kadim çağlarda muazzam bir değere sâhip olduğunu göstermez mi? Eskilerden günümüze uzayan bir geleneğin, alışkanlığın, sürekliliğin olduğu “okuma” ve “yazma” filleri üzerine inşâ edilmiş birer mâbed gibidir kütüphâneler de. Yazıcılar tanrısına dua edilen çağlarda, kütüphâne için başka ne tanım yapılabilir ki? Bu pagan kült, günümüzde sürdürülmese de ilk kitaplıklarla modern kütüphâneler arasında duygusal bir bağ hâlâ mevcuttur. Bunu, Maltepe’de açılan kültür merkezi kütüphânemiz için edilen tebriklerden birine verdiğimiz yanıtta şöyle ifâde etmiştik: “Bu gelenek hem bahsedildiği gibi kitabı temel alan kendi medeniyetimizden hem de İskenderiye tecrübesinin namlı isimlerinden besleniyor: Demetrios, Ephesoslu Zenodotos, Arkhimedes, Apollonios ve Hypatia gibi öncülerin yanında pek kayda değer isimler olmasak da kadim bir geçmişin mirasını yüklenmiş olmanın bilincini taşıyoruz." İki nehir arasındaki bereketli topraklarda, yâni uygarlığın yeşerdiği Mezopotamya’da bu geçmişe ilişkin bilinen en eski kütüphâne Asur kralı Asurbanipal tarafından M.ö. 7. yy.’da Ninive’de kurulmuştur.  Bu, kişisel bir kitaplıktır ve kendisinden çok daha önceki dönemlere âit örnekler mutlaka olmalıdır. Buralardan ne şekilde yararlanılırdı, kitapları kim, nasıl okurdu bilemiyoruz; okurlar bildiğimiz sessizlik kuralları içinde mi çalışırlardı acaba?

Sessiz okuma; Alberto Manguel'in, Gustave Flaubert’e âit “yaşamak için okuyun” sözüyle başlayan,  “Okumanın Tarihi” adlı kitabında Batı'da 10. yy.dan önce sıradan bir eylem olarak kabul edilmediğini belirttiği okuma biçimidir. Olağan okuma sesli yapılan okumadır. Manguel'e göre sessiz okumaya ilişkin erken örnekler, birer istisnâ olarak durmaktadır. Mesela Euripides'in Hippolytos adlı oyununda Theseus, ölmüş karısının mektubunu içinden okur. Aristophanes'in "Şövalyeler"inde Demosthenes kâhinler tarafından gönderilen bir kil tablete bakar ve içeriğini ortaya dökmeden sarsılmış görünür. Yani içinden okur. M.s. 2. yy.da Klaudios Ptolemaios, "Kriterion Üzerine" adlı yapıtında sesli okumanın düşünceleri dağıttığını belirtir. Haliyle bu kitabı okumamış olan Julius Caesar bundan yaklaşık üç yüz yıl önce senatoda, Cato'nun kızkardeşinden gelen bir aşk mektubunu içinden okumuştur. Sessiz okuma hıristiyan dünyasında kural olana değin aykırı dinsel görüşler fazla yaygınlık kazanamamıştı; çünkü sessiz okunan bir metin, sansüre ve yergiye kapalıydı ve okur ile metin arasında tanığı olmayan bir iletişim sağlıyordu. Sesli okuma ise bir paylaşım ve ifşaadır. Bunu bilen dogmacılar sessiz okumanın göz açıkken düş görmeye sebep olduğunu da iddia etmişlerdir. (A.Manguel, Okumanın Tarihi, 61, YKY, 2007.) Sesli okumanın kültürel geçmişini Antik Yunan’ın mitolojik olayları ve tanrılara düzülen hymnosları herkese “duyuran” gezici ozanlarına, yani rhapsodoslara kadar götürebiliriz. Belki de soylu meclislerinde kahramanlık şarkılarını seslendiren bu kişilerin îtiyâtları, sesli okumanın yüzyıllar boyunca bu kadar yerleşik bir uygulama olarak kalmasına sebep olmuştur.

Okumanın İbrânî toplumunda törensel bir değeri olduğunu ve ululandığını da Manguel’den öğreniyoruz. Hz. Musa’nın Sina Dağı’nda tanrıdan on emiri aldığı günün kutlandığı Hamsin Bayramı’nda, okumayı öğrenecek çocuk, bir dua örtüsüne sarılarak öğretmene teslim edilirmiş. Kimi zaman da çöreklere, katı yumurtaya yazılan tanrı sözlerinin bunları “sesli” okuyan çocuğa yedirildiği olurmuş. (Manguel, a.g.e., 92.)Bu durum, Jann Asmann’ın ifâde ettiği ve Yahudi dinine ilişkin ortopraksik anlamın sanki okumak edimi ve genel olarak dil için de geçerli olduğunu gösterir gibidir.  Korunmak istenen, korunması gereken bir toplumsal bilinci sağlamak için dil ve okumak da önemliydi. Zira Tevrat’ın kişinin uğraşı olması için onun kapısını açabilecek yegâne anahtar dildir. Topluluğun iletişim aracı olan dili ve harfleri öğrenmek, yâni okuyabilmek de bu anahtarı kullanmanın yegâne şartıdır.

 Ortaçağ boyunca okumak, Hıristiyan toplumunda imtiyazlı bir durumdu; fakat toplumsal açıdan geri götüren bir imtiyaz…okur-yazarlık kilise dışında soyluları ve bilim adamlarını, 13. yy.’dan sonraysa yüksek burjuvayı kapsayan bir ayrıcalık olarak kalmıştı. (Manguel, a.g.e., 93.) İncil ilk kez 1521 yılında Martin Luther tarafından başka bir dile, Almanca’ya tercüme edildi. İngilizce tercüme ise bundan beş yıl sonra William Tyndale tarafından Köln ve Worms’ta bastırıldı. Yâni havârilerin mesajları 15 asır sonra kitlelerin algısına açılmış oldu. Oysa doğu dünyâsı okumak konusunda bu kadar hasis davranmamıştı. Birinci emri “oku!” olan Kur’an’ın ilk Farsça çevirisi İslâm’ın erken dönemlerinde gerçekleştirilmiştir. İlk meâl çalışmaları 12. yy.da başlamış ve bu zaman diliminde Lâtince çevirisi yapılmıştır. Kur’an’ın. 17. yy.a kadar da diğer Avrupa dillerinin en önemlilerine tercümeler tamamlanmıştır. Kökeni hâlife Mansur dönemine (754-775) kadar giden Bağdat’taki Beyt’ül Hikme; Hellenistik, Hint, İran kültürüne dönük çeviri faaliyetleriyle Moğol istilâsına kadar uzayan bir entelektüel okuma kültürünü yaratmış; İskenderiye mirâsının zengin birikimini tevârüs ederek 500 yıl boyunca pozitif bilimlerin İslâm dünyâsındaki merkezî eğitim kurumu olmuştur.  

Okumanın izsürümü bizi çok zengin bir geçmişe ve milyonlarca tablet, papirüs, yazıt, kodeks, cilt ve sayfa arasında kaybolmaya götürür. İnsanlığın zengin târihinin başlangıcı okur olmakla nasıl ilişkiliyse bireysel târihimizin başlangıcı da onunla ilişkilendirilmeli ve “varsıl” bir geleceğin ancak çocuklukta yüklenilecek bu sermâyeyle anlamlandırılabileceği bir temel kabûl olarak öğretilmelidir.

Okumanın çocuğun gelişimine bu anlamda sağladığı katkıyı düşünecek olursak bu konuda ailelere büyük sorumluluklar düştüğünü görürüz. İnsan anlağı, ilkel dönemlerinde yönlendirilmeye ihtiyaç duyar. Çocuğu, yaklaşık 4000 yıllık bir tarihin parçası hâline getiren süreç, bireysel tarihinin başlangıcında gözüne çarpan harfler ve sayıları algılamasıyla başlar. Küçük yaşta kazandırılan okuma alışkanlığı çocuğun ileriki dönemlerde bulunduğu ortamlarda kendine güvenini arttırır ve kendini ifade etmekte zorlanmaz. Okuduğu kitapların katkısıyla kelime haznesi daha çok zenginleşir ve bilinmelidir ki uygarlık kelimelerden inşâ edilmiştir. Batı uygarlığı edebî bir yaratımı başlangıç alır: İlyada… Homeros’la başlayan, Roma nizâmıyla hizâya sokulan, arada depreşen Germen hoyratlığına rağmen sonunda yine başka bir kitapla tamamlanan kitaplı bir uygarlıktır batı. Tıpkı bizim uygarlığımızın, ışığını öz kaynaklarından ve sonunda Kur’an’dan alan; kitaba verdiği değeri, ellerde yıpranıp eprimesin diye onu bir “rahle”ye oturtarak gösteren, inceliklerle dolu kitaplı bir uygarlık olması gibi… “Bilmediklerimi ayağımın altına koysam, başım göğe ererdi” diyerek Sokratesvârî bir tevazu gösteren Ebu Hanife, kendisini bulunduğu noktaya getirenin kitaplarına verdiği değer olduğunu söylemiştir. 

Çünkü kitaplar bir yerde, tıpkı günlük yaşantımızdaki insanlara benzer. Bir insanın ilk önce dış görüntüsü, bir kitabın ise ilk önce kapağı ve ismi ilgimizi çeker. Okumaya karar verdiğimiz bir kitabı iki üç sayfa sonra sıkılıp bırakmak, insana karşı peşin hükümlü olmak gibi bir şey de sayılamaz mı? Sadece dış görünüşle veya çok kısa geçirilen bir süreyle karşınızdaki kişiyi tanımış sayılmazsınız; içine girmek, anlamak, zaman ayırmak gerekir. İyi, kötü diye sınıflandırdığımız insanların hepsinden öğreneceğimiz bir şeyler mutlaka vardır. Düşünce yapımız, bakış açımız, anlama kabiliyetimiz nasıl ki tanıdığımız her yeni insanla genişliyorsa, kitaplar da dirseğimizi yasladığımız o hayat penceresini daha çok büyütür. Tabii ki hayatı kitaplardan öğrenemeyiz; fakat önemli olan, hayatın da bir okuma nesnesi olarak kabulünden geçen ve bizi okumanın izsürümünde eylemin kendi özelliğine, önemine inandıran mütearifedir. Okumak, her şeyi okumaktır. Okumak fiilinin dışında kalan hiçbir şey olmadığı gibi, hayat da levh-i mahfuzda “mukayyet” değil midir?

                                                                                                                                      07.01.2008

Not: Bu yazı, Pelikan Dergisi'nin 7. sayısında yayınlanmıştır.
Bağlantılar:  http://www.pelikandergi.com/s7/?x=2&kategori=13&id=14

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !