MURAT BARDAKÇI’NIN MİKAİL BAYRAM KORKUSU ve BİR TERBİYESİZLİK

 

Göktürk Ömer ÇAKIR

Habertürk kanalında Murat Bardakçı’nın hazırlayıp Pelin Batu ve Erhan Afyoncu’yla birlikte sunduğu “Tarihin Arka Odası” adlı popüler tarih programında 27 Şubat gecesi ele alınacak konu başlıkları Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda tarikatların rolü, akıncıların mistik yönü ve inançları ve bu bağlamda gazilik geleneği olarak duyurulmuştu. Program konuğu ise Sakarya Üniversitesi Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalından Yrd. Doç. Dr. Haşim Şahin’di. Açıkçası konuk, master (Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde Abdalan-ı Rum (1300-1400); 2001) ve doktora tezini (Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde dinî zümreler (1299-1402); 2007)  bu alanda yapmış olmasına rağmen, çok doyurucu ve bilmediğimiz şeyler söylemedi. Bardakçı’nın fütursuzca söz kesme ve programa gelen ilgili ilgisiz e-postalara cevap yetiştirme itiyadı sebebiyle zaten çok yetkin bir üsluba sahip olmayan konuğu kendisini yeterince ifade edemedi.

 

Dikkat ederseniz bu programa çağırılan konuşmacılar umumiyetle ya Bardakçı’nın ya Afyoncu’nun akademik veya ahbaplık ilişkisi içerisinde olduğu kişilerden seçiliyor. Yer yer rastladığımız samimi hitaplardan da bu anlaşılmaktadır. Beklerdik ki böylesi bir konuda o masaya oturup bizi tenvir edecek kişi Prof. Ahmet Yaşar Ocak gibi senelerini bu alana hasreden gerçek bir bilim adamı olsun. Yahut Osmanlı’nın erken dönemlerindeki gazilik olgusu üzerine yakın zamanda bir kitabı çevrilerek yayınlanmış olan Heath Lowry’yi ( Erken Dönem Osmanlı Devleti’nin Yapısı. Bilgi Üniversitesi Yayınları. 2010 ) dinlemek de çok öğretici olabilirdi. Herhalde Bardakçı ve avenesi sözünü kesemeyecekleri kişileri çağırmaktan imtina ediyor yahut o kişiler, davet edildikleri halde,  bu programa çıkmayı gereksiz buluyorlar.

 

Dikkatimi çeken durum çağırılan konukların yetkinliğinden ziyade özellikle bu son programda Baciyan-ı Rum konusu ele alınırken bir bilim adamıyla ilgili programdaki herkesin takındığı ortak tutum oldu. Dr. Şahin Aşıkpaşazade’de geçen Baciyan-ı Rum yahut Anadolu bacıları denen zümrenin varlığına ilişkin şüphesini izhar ederken bu konuda yazılan tek bir kitap olduğunu ve bu kitapta da salt Fatma Bacı’nın ele alındığını söyledi. Bununla birlikte kitabın yazarının adını söylemekten kaçınarak “bir bilim adamı” ifadesini kullandı. Aynı şekilde Erhan Afyoncu da “olmayan bir teşkilatla ilgili bir kitap yazmak nasıl olur?” mealinde birşeyler geveledi. Bardakçı da bilindik üslubuyla kitabın yazarının – dikkatinizi çekerim, adını vermeden - diğer yayınlarıyla ilgili menfi cümleler serdetti; fakat her kaynağı adıyla zikreden bu zümre bu kitabın yazarının adını ısrarla vermedi. Ekran başında bir arkadaşımla programı tehevvürle izlerken dayanamayıp bir e-posta yolladık. İsmi bir tabu gibi zikredilmeyen Prof. Dr. Mikail Bayram’a karşı bu yapılanın haksız, ayıp ve seviyesizce bir iş olduğunu belirttik. Tesadüf o ki, gönderdiğimiz e-posta Bardakçı’nın dikkatini çekti ve okuduktan sonra şöyle dedi: “Sayın Göktürk Ömer Çakır, bahsettiğiniz kişi bir tarihsel şahsiyete, her yayınında hakaret ettiği için adını anmıyorum. Bu bir bilim adamı değildir, bir cahildir. ”

 

Kimin bilim adamı sayılıp kimin sayılmayacağına dair elinde bir ölçüm aleti olduğunu düşündüğümüz Bardakçı’nın tarihsel dedikodularla dolu, hiçbir analitik, sosyal içeriği olmayan ve salt belge seriminden ibaret öykücü, gazeteci üslubuyla kaleme alınmış kitapları ve yazdıklarıyla kıyaslanmayacak kadar onların üzerinde olan Prof. Bayram’ın çalışmaları ortadadır ve alıştığımız, bildiğimiz şeylerin dışında ve özgün tezleri içeren bu yapıtlar mutlak surette tartışılmayı hak etmektedir.  Tarih ve Toplum Dergisinin Aralık 1994 tarihli 120. sayısında Ömer Tuncer de bu çalışmalara ilgi gösterilmemesini yadırgamış ve bu anlamda bir çağrı yapmıştı.

 

Anadolu’nun Selçuklu çağlarıyla ilgili mevsuk metinlere dayanarak çalışan Prof. Bayram’ın Bardakçı tarafından ilzam edilmeye çalışılmasının tek sebebi, Bardakçı’nın Mevlanaperestliğidir. Ayrıca dediği gibi Mikail Bayram Mevlana’ya hiçbir surette hakaret etmemektedir. Onun Türk Edebiyatı üzerindeki etkisi ve önemini belirtmekte, şiir kudreti açısından bir deha olduğunu söylemekte ve olması gereken yere oturtmaktadır. Kendisinin tarihsel şahsiyeti üzerindeki menkıbevi tortuları kaldırarak o dönemde (13. yy.) nasıl bir siyasi tutum sergilediğini ortaya koymaktadır. Tasavvuf ehlinin her yaptığını Batıni yorumlarla tevil etmeye çalışan tipler öyle etkili ve güçlü bir cemaat ki bunların aleyhinde en ufak bir laf edenleri susturup isimlerini tabulaştırarak fikirlerinin topluma mal olmasını engellemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

 

Prof. Bayram’ın bu fikirleri sebebiyle kendi üniversitesinde dahi bir engizisyon mantığıyla soruşturulması, yaşadığı şehirde abluka altına alınması memleketimizde bilimsel düşüncenin kendi yuvasında dahi korunup saygı görmediğini göstermesi bakımından son derece çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir.

 

Mevlana eleştiriden münezzeh bir şahsiyet midir? Mevlana bir peygamber yahut tanrısal bir kişilik midir ki kendisi hakkında tarihsel bir çerçeve oluşturulup değerlendirme yapılamasın?

 

Şüphesiz Mevlana’dan çok daha önemli ve çok daha değerli tarihsel şahsiyetler, bu milletin tarihinde çok daha önemli yer tutan kahramanlar bulunmaktadır; fakat bunlara yönelik eleştiriler suskunlukla geçiştirilirken Mevlana’nın dokunulmaz olmasının ardındaki hikmet nedir? Herhalde yine tasavvufi bir sır söz konusu olacak ki, biz bunu anlayamıyoruz.

 

Murat Bardakçı’nın programını, televizyonlarımızdaki kalitesizlikle kıyasladığımızda son derece önemli ve değerli buluyorum. Bununla birlikte kendilerini olmadıkları bir yerde görmeleri ve yüksek bir ilmi heyet gibi sunmaları sinirlerimi bozuyor. Hadlerini bilerek bu işi yürütürlerse çok daha verimli olacakları kanaatindeyim.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !