İSTANBUL'UN EN ESKİ HÂTIRÂSI - Göktürk Ömer Ç

      Duygu’ya                                                                                                                     

Şehir, yerleşik yaşamı işâret eden bir kavramdır. Medeniyet kelimesi de aynı anlamdan hareketle şehirli olmayı yerleşik olmakla bütünleştirir. Medine şehirdir, medenî de şehirli… Peki, göçebeliğin, konar-göçerliğin kendine has bir kültürü yok mudur? Göçebe medeniyeti tâbiri yanlış bir tâbir midir? Bunlar, her biri ayrı ve uzun sosyolojik tahlillere ihtiyaç duyan önemli sorulardır; ama şimdi bu sorularla, bu sorunlarla işimiz yok. Şimdi şehrin ruhundan, yüklendiği “duygu”lardan bahsedeceğiz. Daha doğrusu, en temel “duygu”dan…

Doğu Roma İmparatorluğu’nun egemen olduğu dönemlerde İstanbul’un kâlbinin attığı yerlerin başında Hipodrom gelirdi. Burada sâdece at yarışları düzenlenmekle kalmaz; bu yarışları izleyen çeşitli parti ve kampların da çekişme alanı olurdu Hipodrom. Maviler ve Kırmızıların yarattığı gerilim ve imparatorluğu sarsan; fakat imparatorun kararlı direnişi ile kanlı bir şekilde bastırılan Nika ayaklanması da burada başlamıştı. Çok sonraları, Osmanlı asırlarında da benzer siyâsî gerilimlerin odağı olan bu meydan, ne kadar ilginçtir ki At Meydanı olarak adlandırılmıştır. 

Artık kalıntılarını bile göremediğimiz Havariler Kilisesi’nde Roma’nın büyük imparatorları gömülüydü. Şehrin kurucusu Konstantinos’un anıt mezarı, imparatorluğun son yükselişinin temsilcisi Justinianos’un martirionu hep bu kilisenin alanında yer almıştı. Sultan II. Mehmed de fethin ardından kendi camiini buraya inşâ ettirmiş; irtihâlinden sonra da buraya defnedilmiştir. Sanki büyük bir gelenek, adı ister Roma olsun ister Osmanlı, şehrin ruhuna sinmiş; hiç akâmete uğramadan sürüp gitmektedir. Bir meydan 5–10 asır önce gördüğü işlevi, başka dine mensup, başka diller konuşan yeni egemenler geldiğinde de görmeye devam edebilmektedir.

Tıpkı kültsel bir izleği binlerce yıl boyunca değişik kılıklarda tâkip etmenin mümkün olması gibi… Bir zamanlar Zeus’un şimşeklerini savurduğu kayalık, bir zaman sonra yoldan geçeni şimşeğiyle çarpan bir İslâm ereninin yurdu olabiliyor.

İstanbul böyle pek çok ve üst üste binmiş izleri taşıyan bir şehirdir. Târihin farklı dönemlerinden kalma farklı anılar farklı dillerde, farklı inançlar eşliğinde kendisine bir yol bulmuştur şehrin ayrı köşelerinde… Akşam Karaköy’den kalkan son Kadıköy vapuruna binip O’nun ışıltılı siluetine baka baka Sarayburnu’nu geçerken bunca duygu yükünü kaldıran şehrin içinde kendinize âit izler arama ihtiyâcını duyarsınız. Fark edersiniz ki şehrin kuruluşundan bu güne gelen her şeyin mirasçısı gibisinizdir. Eğer biliyorsanız en eski hâtırâlara kayar aklınız.

Tevfik Fikret’in “Ey bin kocadan artakalan bive-i bakir” diyerek kadınsılık atfettiği şehrin doğuşu, bir çapkınlık öyküsüyle dillendirilir. En büyük zaafı, dizgine gelmeyen kösnü duygusu olan Olympos’un efendisi ile onun ağırbaşlı eşinin kutsal evlerinden birinde râhibelik yapan güzel bir ölümlünün aşkıdır, kuruluşu besleyen ilk göze. Zaten denizin yasak hissiyle karayı üç yanından çekingen, ürkek kucaklaması ve böylece tabiatın bu iki unsurunun cilveleşerek resmettiği şehre bundan daha güzel bir öykü yakışmazdı. Evet. İstanbul bir yasak aşkın iki batın sonra göveren çiçeğidir.

              Efsâneye göre, yeryüzünü çevreleyen, tanrıların atası (İl., xıv,302), ırmakların babası, derin anaforlu (Od., x, 511) Okeanos ile denizin semeresini simgeleyen ‘ana Tethys’in (il., xıv, 302) oğlu ve kendisi de bir ırmak tanrısı olan Argos kralı İnakhos’un kızı İo, aynı kentteki Hera tapınağının rahibesidir[1]. Hep suya izafe edilen bu kutsal kişilerin soyundan gelen güzel rahibe günlerden bir gün tanrıların ve insanların babası Zeus’un gözüne çarpar ve baştanrı kendisine âşık oluverir. Arkaik Çağ’ın tragedya yazarlarından Eleusisli Aiskhylos’un (i.ö. 525-456) Prometheus desmotes’inde İo bu aşktan rüyasında haberdar olduğunu Prometheus’a şöyle anlatır:

           “Geceler gecesi yapayalnızken odamda

            Şöyle sözler duyuyordum düşlerimde:

           ‘Ey mutlu genç kız, niçin yalnızsın

           Erkeklerin en yücesi özlerken seni?

           Zeus yanıp tutuşuyor senin için,

           Aphrodite’nin gerdeğine girmek istiyor seninle.

          Zeus’un isteğine karşı koma sakın,

          Kalk git Lerna’nın yeşil çayırlarına,

          Babanın koyun, sığır otlaklarına,

          Git ki Zeus görsün orada seni,

         Doysun seni görmeye Zeus’un gözü”(Prometheus desmotes, 640 vd.)

          İo bu birliktelik ve başına gelen birçok felaketten önce gördüklerini babasına açar; İnakhos da Delphoi ve Dodona orakllerine danışıp tanrının buyruğuna uyulmadığı takdirde Zeus’un yıldırımıyla soyunun yok edileceğini öğrenince, Olymposlu’nun korkusu kızının sevgisinden yeğin gelmiş olacak ki onu kovmuş, böylece güzel rahibe Lerna Gölü kıyısında Zeus’un koynuna girmiştir.

        Çok geçmeden Zeus’un kıskanç eşi, tanrıçaların ecesi Hera bu durumu öğrenir. Bunun üzerine baştanrı, İo’yu karısının kıskançlığından korumak için ineğe çevirir. Latin şair Ovidius (i.ö. 43 - i.s. 17), ünlü eseri Metamorphoses’ta bu başkalaşım ve sonrasında olanları çok güzel dillendirir:

 

       “Sezmiş karısının geldiğini Jupiter, dönüştürdü

       Bir ak düveye Inachus’un kızını...” (Metamorphoses, ı, 610 - 611)

        Hera, ineğe dönüşmüş İo'yu sürekli rahatsız etmesi için bir sinek yollar. Kaçıp  İstanbul Boğazı’nı geçen İo, Prometheus ile karşılaşır. Kafkasya’da zincirlenmiş olan Prometheus, İo'ya gelecekte insan haline kavuşacağını ve onun soyundan Herakles'in geleceğini haber verir. İo oradan Mısır'a geçer ve Zeus tarafından tekrar insana çevirildikten sonra Mısır kralı Telegonus ile evlenir. İo’nun boğazdan geçişinin hâtırâsı, bu su yoluna verilen isimle kutsanır: Bosphorus, yâni inek geçidi…

            Boğaz’dan geçerken başka bir armağanı daha olur güzel râhibenin. Bizim Haliç, batılılarınsa “Altın Boynuz” olarak adlandırdıkları içerlek suyun kıyısında Keroessa’yı doğurur. Haliç de ismini işte bu kızdan almıştır: Khrysokeras (Altın Boynuz). Böylece İo, yolculuğuyla hem Boğaz’a hem Haliç’e isim verir. İstanbul sanki sudan doğmuş gibi ilk yer adları bu su yollarına konulur. Sonraları Zeus ve İo’nun kızına âşık olan denizlerin üç dişli yabayı taşıyan kadim tanrısı Poseidon, Keroessa’yla birleşir ve bu birleşmeden İstanbul’un kurucusu Byzas dünyâya gelir.

                Bu öyküde herşeyin başlangıcını suyla ilgili metaforların alması ne ilginçtir. Boğaz, Haliç, Poseidon…Eskil çağların basit düşünüşlerinden suya izâfeten berrak aşk öyküleri doğmuş ve İstanbul’u kurmuşlardır. Aşkın insanı sulugöz yapması bundan mı geliyor bilemiyorum; ama benim bu yazıyı kendisine ithâf ettiğim Duygu’m pek bir sulugözdür. Doğumgünü yaklaşırken bu anlatıyı O’nun, ismiyle müsemmâ, içli ve derin bakan ıslak gözlerine adadım.  

 

 

                                                                                                             05.12.'07



[1] İo’nun babası konusunda farklı tradisyonlar da mevcuttur. Bkz. Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü, Yunan ve Roma İo mad. 1997.

                                                                                                                                                                          

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !