İSMET PAŞA'YI SEVMEMEK HAKKINDA TEK ÖLÇÜ

Son birkaç gündür iktidar partisinin genel başkanıyla ana muhalefet partisinin genel başkanı arasında bir İsmet İnönü tartışması sürüyor. CHP, AKP'yi dikta rejimi ihdâs etmekle suçlarken AKP de onları ikinci liderlerinin ikbâl dönemindeki uygulamalarını öne sürerek ilzâm etmeye çalışıyor.

İsmet İnönü'den hazzetmem. Benim gözümde onu sevimsiz kılan konu ise 1944'te devlet eliyle yürütülen Türkçülük düşmanlığı ve Irkçılık-Turancılık Dâvâsı nâm yargılama süreci ile bu süreç içerisinde Türk Milliyetçilerine yaşatılan sıkıntılardır. 19 Mayıs 1944'te irâd ettiği nutkunda Turancıları "vatanı tehdit eden yeni fesatlar" olarak tavsif  ve peşinen mahkûm etmiştir. Sonrasında yaşanan tutuklama ve işkenceler ise herkesin mâlûmudur.

Bütün bunların o dönemin konjonktürel zorunlulukları içerisinde değerlendirilmesi gerektiği söylenebilir. Bu doğrudur da... Nitekim daha önce 3 Mayıs Türkçülük Günü dolayısıyla kaleme aldığım bir yazıda bunu ben de ifâde etmiştim:

"II. Dünya Savaşı’nın başında, yâni Alman ırkçılığının Avrupa’da güçlü olduğu sıralarda Ankara hükûmeti Almanlarla bu fikir temelinde gizli pazarlığa bile oturmaya çalışır. Pazarlığın konusu da Kafkasya ve Türkistan Türkleridir. Bu tür pazarlık arayışlarını o dönemin Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop ile Almanya'nın Ankara Büyük Elçisi Franz Von Papen ve diğer siyâsîler arasındaki yazışmalar ve gizli belgelerde açıkça görmek mümkündür. Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı Hending, Alman diplomatları Vahraman ve Ermandatof’a gönderdiği bir yazıda “Türk Genelkurmay Başkanı’nın, Türk-Alman ilişkilerinin Turancılık fikrine dayanabileceği”ni söylediğini belirtmiştir. Ayrıca Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 târihinde meclis kürsüsünde okuduğu ve alkışlarla karşılanan kabine programının sonunda “Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakâl bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” demesiyle resmî bir ağızda Türkçülük kabûl görmüştür; fakat Almanya ve Rusya arasındaki harbin seyri Alman ırkçılığı aleyhinde değişince, hükûmetin Türkçülüğü kısa vâdeli politik bir argüman olarak ele aldığı, yaşanan acı olaylarla berâber anlaşılmıştır. Bu sözlerden güç alarak yaklaşık iki yıl sonra Türkçü bir düşünürün devlet içindeki önemli bozuklukları işaret eden iki yazısının ardı sıra çıkan gürültünün sebebini işte bu yüzden savaşın değişen koşullarında aramak gerekiyor."

Buna rağmen yine de siyâsal gelişmelerin gereği olarak Türk Milliyetçiliğinin mahkûm edilmesini hoşgörüyle karşılayabilmem, aradan geçen yaklaşık 70 yılın ardından bile mümkün gözükmüyor. Yine de İnönü'ye bakarken diktatör yaftasını olumsuzlama aracı olarak kullanmamak gerektiğini düşünüyorum. Evet, İnönü'yü hiç sevmem. Türkçülüğün ortak hâfızasında yer alan, cumhuriyet devrinin İnönü çağına ilişkin, hâtırâlar kendisini hayırla anmama engel olacak kadar bilinçaltıma işlemiştir; fakat  Türkçülüğü söz konusu etmeden düşünecek olursam, aynı dönemde Avrupa'daki eğilimleri göz önünde tutarak kime diktatör denemeyeceğini de iyi hesâb etmek gerektiği sonucuna varırım.

Diğer taraftan cumhuriyetin çok partili hayata geçişinde İnönü'nün büyük pay sâhibi olduğunu düşünenlere de aynı şekilde dünyânın İkinci Büyük Savaş sonrasında seyrettiği rotayı göz önünde bulundurmaları gerektiğini salık verebilirim. Bu rotaya göre tek partili, şef kültüne dayanan bir Türkiye'nin, içinde bulunmak istediği blokta herhangi bir yer işgâl etmesi mümkün gözükmüyordu. Dolayısıyla savaş sürecinde diktatör olarak "suçlamamamız" gereken İnönü'yü aynı şekilde yeni dengeler sonrasında demokrasi havârisi olarak da "tanımlayabilmemiz" mümkün değildir. 

Sultan II. Mehmed'i eli kanlı bir kardeş kâtili, bir câni olarak nitelendirirken aynı dönemin rönesans adamları zümresinden Napoli Kralı Ferrante'nin muhaliflerini katledip mumyalarını teşhir etmek gibi ilginç zevkleri olduğunu da anımsamak lâzım. Benzeri durum Cengiz Han için de söz konusudur. Çağdaşlarından daha fazla gaddar olduğunu düşünmek, son derece yanlıştır.

İsmet Paşa, Türkçülerin gözünde, Türkçülük târihinin en şen'î simâsı olarak yer etmiştir. Kendisini sevmek gibi bir mecburiyet olmadığı gibi bilakis sevmemek, Türkçülüğün gereği veya bir rüknü bile sayılabilir; ama bugün iktidar ve muhalefetin bu şahıs üzerinden yürüttükleri kavga, vakit kaybından başka birşey değildir ve hiçbir temeli de yoktur.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !