İSKENDER’İN MİRASI: DOĞU EDEBİYATLARINDA MAKEDONYALI İSKE

                                                     

 

İ.ö. 356–323 târihleri arasında yaşayan ve hüküm sürdüğü 13 yıl içerisinde bilinen dünyanın büyük bir kısmını egemenliği altına alarak Yunanistan’dan Hindistan’a uzayan bir imparatorluğa egemen olan Büyük İskender’le ilgili çeşitli eserler kaleme alınmıştır. İskender döneminin orijinal kaynakları ise günümüze ulaşmamıştır. Elimizde, alıntılar ve atıflardan oluşan en erkeni İ.ö. 1. yüzyılın üçüncü çeyreğinde kaleme alınmış yazınsal yapıtlar bulunmaktadır. İskender döneminde veya hemen sonrasında yazılmış, günümüze ulaşmayan antik metinler şunlardır: i.ö.334’te orduyla beraber Anadolu’ya geçen, Aristo’nun yeğeni Olynthoslu Kallisthenes “Deeds of Alexander” adlı eserinde seferin başından, 327’deki kuşkulu ölümüne dek tanık olduğu önemli olayları yazmıştır. Bu eser, hükümranlığın ilk yarısı için yetkin bir kaynaktı ve elimize ulaşan anlatıları etkilemiştir. Lampsakoslu Anaksimenes’in de “On Alexander” başlıklı, en az iki kitaptan oluşan içeriğini bilmediğimiz bir yapıtı vardır. Astypalaialı Onesikritos’un içeriği değil; ama adı bilinmeyen yapıtından ise Strabon ve Plinius’un atıfları sayesinde haberdarız. Giritli Nearkhos, İskender’in geri dönüşünde, orduyu İran kıyılarında donanmayla takip etmiş ve eserinde Hint Okyanusu ve Mekran Çölü’ndeki sıkıntılara değinmiştir. Arrianos, “İndica” adlı Hindistan’ı anlatan metninde onun yapıtından yararlanmıştır. İkisi de kısmen otobiyografik özellikler taşıyan yapıtlarında Ptolemaios ve Aristobulos da Arrianos’un kaynakları arasında yer almıştır. Ptolemaios, İ.ö.335’ten İskender’in Babil’deki ölümüne dek geçen süreyi anlatırken, Aristobulos’un eseri İ.ö. 301’deki meşhur İssos Savaşı’ndan başlar. İlk İskender tarihçileri içinde en etkilisi İskenderiyeli Kleitarkhos’tu. 12 ciltten fazla ve tüm İskender dönemini anlatan çalışması İ.ö.310’dan evvel yazıldı ve sefere katılmamış olsa da önemli görgü tanıklarına ulaşabilmişti. Magnesialı Hegesia ve Salamisli Aristos’a ait geç tarihli etkisiz yapıtlar da vardır. Mytileneli Chares’in “Histories of Alexander”ı da İskender’in son yılları ve Susa’daki evlilik şölenleri ile ilgili ayrıntıları içerir. “Ephemerides” veya “Royal Diaries” denen, saraydaki günlük olayların ve toplantıların kaydedildiği resmî günlükler de bulunmaktadır. Bugün elimizde bulunan en önemli İskender anlatısı İ.s. yaklaşık 86 yılında Bithynia Eyaleti’nin başkenti Nikomedeia’da yâni bugünkü İzmit’te doğmuş Arrianos’un “Alexandrou Anabasis” adlı eseridir.

 

 

                                                     *          *          *

 

Etkileri günümüze dek süren İskender romansları ve İskendernâmeler ise kralı tarihî kişiliğinden ayrıldığı bir efsâne örgüsü içinde işler. İskender romanslarının temel kaynağı, İ.s.2.yüzyılda İskenderiye’de Mısır asıllı bir Yunanlının Yunanca yazdığı halk destânıydı. Orta Çağ’da da İskender’in tarihsel kişiliğinin silikleştiği, İrlanda, Alman, İtalyan, İsveç, Danimarka ve İskoç dillerinde romanslar ortaya çıktı. Bu romanslar 12. yüzyılın sonlarına doğru önemini yitirdi ve rönesans döneminde klâsik bilimin canlanmasıyla tarihsel öykülerin İskender romanslarının yerini alacağı bir döneme girildi. İran, Hint ve Türk edebiyatlarındaki İskendernâmelerde de kral, târihsel kişiliği yerine Doğu mistisizmi etkisinde efsânevî bir kahraman olarak ele alınmıştır. İlk İskendernâme Firdevsi’ye(yk.935-yk.1020/26) aittir. Şâir, ünlü eseri Şahname’nin 2500 mısraını İskender’e ayırmıştır. Konuyu İskendernâme adıyla bağımsız bir yapıt olarak ele alan ilk şâir, Genceli Nizâmî’dir. (yk.1150-yk.1214) Hamse’sinin beşinci ve altıncı mesnevîleri olan Şerefnâme ve İkbâlnâme’de, toplam 10.200 beyitte, İskender bir peygamber olarak anlatılır. İran edebiyatında Hüsrev-i Dehlevî’nın(1253–1325) 4.450 beyitten müteşekkil “Âyine-i İskenderî”si hâricinde, Camî’nin “Hirednâme-i İskenderî” ve Ebû İshak Saburî’nin “Kıssa-i İskender” adlı mensur yapıtları ile Hint edebiyâtında Gokulaprasada’nın “Karnâme-i Skenderi”si diğer önemli eserlerdir.  Türk edebiyatında ilk ve en görkemli örneği ise Ahmedî vermiştir. Ayrıca Ali Şir Nevâi’nin de bu konuyla ilgili “Sedd-i İskenderi” adlı bir yapıtı vardır ve Kaşgarlı Mahmud’un Divân-ü Lûgât’it-Türk’ünde de Zülkarneyn’den bahsedilir. Bu konuyu ele alan diğer Türk şâirleri,“İskendername” adlı eserleriyle,15. yy.’da yaşamış olan Cemalî, Ahmed Rıdvan ve Hayatî; "Hikâyet-i İskender"i ile N e v a l î, “Kıssa-i İskenderî” si ile Hamzavî'dir.

 

 

 

Bütün bu anlatıların temel özelliği, anakronik olmalarıdır. Makedonyalı kral, adına düzülen bu İskendernâmelerde bir İslam kahramânı olmuş, Zulumat ülkesinde Hızır’la berâber âbıhayâtı aramış, Kâbe ve Kudüs’ü ziyâret etmiş, Âyine-i İskender’le kerâmetler sergilemiş; yer yer kadîm bir peygamber olarak Zülkarneyn’le özdeşleştirilmişti. Bu örneklerde Âyet ve hadis gibi dinî bilimlerle, ilm-i nücum gibi kadim şark bilimlerine de bolca yer verilmiştir. (Ana Britannica, “İskendername”,c.12,36)

 

 Doğu edebiyatlarında Büyük İskender’in târihsel mâcerası Kur’an’da adı zikredilen (Kehf/83–99)  Zülkarneyn’in hayatıyla iç içe geçmiş olarak anlatılır. Zülkarneyn’in bir târihsel figür olan Makedonya Kralı ile alâkasını tespit etmek güçtür; fakat Zülkarneyn adının anlamı ile Büyük İskender’in antik çağda darp edilmiş sikkeler üzerinde yer alan ikonografisi arasında ilginç bir benzerlik bulunmaktadır. Zülkarneyn, “iki karn (boynuz) sâhibi” anlamına gelmektedir (İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, 2002, 249). Makedonyalı İskender’in tasvirlerinde de mitolojik babası Zeus Ammon’a ithâfen çift boynuzlu bir miğferle gösterildiği göze çarpar.

 

Efsâneye göre Acem kralı Dârâ el-Ekber Makedonya kralı Feylefûs’u yenilgiye uğratır. Makedonya kralı da kızı Halay’ı Dârâ ile evlendirir; fakat kötü koktuğu için geri yollanan kız sanarûs otundan elde edilen bir ilaçla yıkansa da kâr etmez. Bir süre sonra Halay hâmile kalır. Çocuğa, annesinin ve otun adı dolayısıyla (Halay-sanarûs) Aleksandros adı verilir.  Büyüyüp babasının yerine geçtiğinde Dârâ’nın her yıl istediği vergiyi vermeyi reddeden genç kral böylece Dârâ ile savaşa tutuşur. Rüyâsında gördüğü bir meleğin kendisine verdiği kılıçla fetihlere girişen bu çocuk yendiği Dârâ’nın kızı Ruşeng ile evlenir, Hindistan’ı, Tibet’i ve Çin’i ele geçirir. Asyalı bir kavmin şikâyeti üzerine onları korumak için Yecüc ve Mecüc’e karşı bir set inşâ ettirir (Oğuz Tekin, Eski Anadolu ve Trakya, 2007,124).

 

Târihsel açıdan bakıldığında pek çok hatayla dolu olan anlatılarda yine de Hellenistik anlatılardaki gerçekleri yakalamak mümkündür. Aslında İskender Büyük Dareios olarak bilinen Pers kralıyla değil III. Dareios’la savaşmıştır. Efsânede Dârâ’nın kızı olarak anılan Ruşeng, İskender’in gerçekten evlendiği Baktriane soylusu Oxyartes’in kızı Roxane’ı hatırlatır. Kral Feylefûs ise Philippos’tan başkası değildir.

 

Daha Parth kralları döneminde, yani son Pers hanedanından 150 yıl kadar sonra Akhaimenidler’in  görkemli geçmişi unutulmuşken 1300 yıl sonraki İslâm kaynaklarına İskender’in sergüzeşti ile ilgili enteresan ayrıntıların yansıması hem anonim geleneğin gücünü hem de İskender’in kişisel etkisinin büyüklüğünü gösterir. Öyle ki İsveçli seyyah ve doktor Sven Hedin’e 1890’larda Orta Asya’ya yaptığı bir gezide İskender’in mezarı gösterilmiştir (Arif Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi,1999,458).

 

Zülkarneyn’in Türk destânı içerisinde de özel bir yeri vardır. Zeki Velidi Togan’a göre İskender, ilk Aryânî fâtihlerin timsâlî ismidir (Z.V.Togan,Umumi Türk Tarihine Giriş,1981,25). Dolayısıyla burada da İskender, Makedonya fetihlerinden önceki savaşlarda Turan’a karşı savaşan krallarla iç içe geçmiş bir figür olarak karşımıza çıkar.

 

Şu Destânında İskender’in Balasagun’da oturan Şu Kağan ile mücâdelesi aktarılır. Bu destânın Türk boylarının yerleşik hayâta geçiş sürecinin bir anlatısı olduğu ortadadır. Divân-ü Lûgât’it-Türk’te Oğuzlar’a niçin Türkmen dendiğini ve Türkmenlerin aslını açıklamak üzere Arapça kaydedilen bu destanda İskender’in Doğu seferinde Türklerle çatışmaları, bir kısım Türk’ün bu çatışmalar sonrasında yurtlarını terk edişleri, bir kısmınınsa çekilmeyip Türkistan’da kalışı hikâye edilmiştir(Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, “Şu Destanı”c.8,179).

 

Doğunun bu edebî ürünlerinden başka Divan Edebiyatında da İskender karşımıza çıkar:

 

 

 

Dil-teşne İskender gibi düştü saçın zulmâtına

Ey Hızr-hat la’lden ol ser-çeşme-i hayvanı sun (Ahmed Paşa)

 

                                         *

 

Halkdan kaldırdı Yecûc-ı Frengin zahmetin

Tiğ-ı cevhedârdan sed çekti İskender gibi (Sâbît)

 

                                         *

                            

Lâ’line ol nev-hatın el sun zülfü bu aceb

K’erdi Zülkarneyn Hızr’ın çeşme-i hayvânına (Defterdar Mehmed Bey)

                                                                                       

                                                                                      (Pala,age.,250)

 

 

      Aynı şekilde, hem târihî olaylar içerisinde hem efsâne örgüsü içerisinde önemli bir figür olan Pers kralı Darius’un da Divan şâirlerinin beyitlerinde adı geçmektedir. Şahnâme’de de önemli bir kahraman olan Dârâ’nın adı, padişahları övmek için kullanılan bir söz kalıbında geçmektedir: “Dâver-i dâverân-ı Dârâ Derban” (Dârâ’nın kapıcı olduğu sultanlar sultanı) Aynı kalıp içerisinde İskender’in de yer aldığını görmekteyiz:

 

     

Dâver-i Cem-azamet pâdişah-i heft-iklim

Olamaz bâbına İskender ü Dârâ derbân (Ragıp Paşa)

 

Birlikte zikredildikleri başka beyitler de bulunmaktadır:

                                        

 

Hakkâ ki zîb ü ziynet-i ikbâl ü câh idi

Şâh-ı Skender-efser ü Dârâ-sipâh idi. (Bâkî)

 

*

Var fenâ deştin temâşa et açıp ibret gözün

Nice İskender türâb olmuş nice Dârâ yatur (Rahmî)     

(Pala,age., 116.)

 

Târihsel bir gerçeğin yoğun bir efsâne örgüsü içerisinde epey çarpıtılarak anlatıldığı bütün İskender öyküleri ve edebiyatımızda yer alan örnekler Büyük İskender’in önemli bir mirâsın sâhibi olduğunun göstergeleridir. Onunla birlikte Yunan anakarasında Atina bir düşünce ve sanat başkenti olma özelliğini Anadolu ve daha doğudaki şehirlere terk etmiş; Bergama, Antiokheia, Seleukeia ve Mısır’da İskenderiye, Akdeniz dünyâsının yeni okulları, parlak birer uygarlık merkezi olmuşlardır. Ticâret kendisine yeni yollar, sâhalar kazanırken doğudan getirilen zenginlikler Yunan dünyâsında altın ve gümüş meskûkâtın artmasıyla ilk enflasyonist dalgalanmaları yaratmıştır. İskender’in fetihleri Yunan dilini şarkın derinliklerine taşırken mimârîde de doğu tesiriyle binâların oranları büyümüş, ilk tonoz denemeleri yapılmıştır. Monarkın yükselişi Klâsik Çağdaki kamu yapılarının önüne profan saray ve ev mimârîsini geçirmiş; düşünülebilir ki aynı “tek adam” fikri yontu sanatında “euergetizm” (onurlandırma) amaçlı heykelleri ve kişisel portreleri ortaya çıkarmıştır. Batıda oryantal motif ve düşünceler, synkretizm; doğuda Hindistan’da ise Buddha’ya antropomorf Yunan alışkanlıklarıyla vücut veren Greko-Buddhist sanat gelişmiştir. Doğunun batıya, batının doğuya nüfûz ettiği yeni bir dönem başlamıştır artık. J.G. Droysen’in 19.yy.’da adını koyduğu Hellenizm Çağıdır bu. Hindistan’da Zeus, Şiva ve Çakra’nın mâiyetine girerken Atina’da Trak tanrısı Bendis’e âyinler düzenlenmesi, Sabazios, Kybele, Adonis, Attis gibi doğu tanrılarının Yunanistan’da yüceltilmesi bu dönüşümün eseridir. Aphrodite, Atargatis ve Astarte ile; İsis, Demeter’le; Dionysos, Osiris’le; Herakles Melkart’la bir tutulmaya başlanır ve İskenderiye’de yeni bir kült doğar: Serapis. En önemlisi de İskender’le birlikte “tanrı-kral” fikrinin de batıda tanınmaya başlamasıdır. Roma İmparatorluğu’ndaki tanrılaştırma düşüncesinin ve imparatorluk kültünün kaynağı İskender’di. İskender doğudaki ilk “tanrı-kral” değildi; ama batıda, inançsız yandaşları ve alaycı Yunanlılar hâriç tutulursa, yaşarken tanrı bellenen ilk ve son hükümdâr oldu.

 

 Bu mirâs doğu ve batıyı kaynaştırmış synkretik bir mirastır. İrlanda’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyalarda hem birbirine benzeyen hem birbirinden farklı olan pek çok edebî anlatımın içine yerleşmiş bir motif olarak İskender’in kültürel kalıtı olumlu-olumsuz yönleriyle bugün de canlılığını korumayı sürdürmektedir. İranlı Zerdüştîler arasında o hâlâ melûn bir şeytandır.

 

Not: Bu yazı, Pelikan Dergisi'nin 6. sayısında yayınlanmıştır.

Bağlantı: http://www.pelikandergi.com/s6/?x=2&kategori=13&id=17

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !