İNSANLIK ANITI MI TÜRKLÜK ANITI MI?

Öncelikle şu iki durumu birer esas olmak üzere belirtmek istiyorum: Bir, başbakandan hiç hazzetmem; iki, demokrasiye, kurumları ve tüm felsefesiyle uzak ve hiçbir şekilde merbut değilimdir. Bu sebepler dolayısıyla başbakana iki konuda katılarak tarafgirlikle ve bir sanat yapıtına dönük düşüncelerimin de demokrasi nâmına eleştirilmesiyle ilzam edilmekten kendimi korumuş olacağımı zannediyorum. Başbakana daha önce üç çocuk yapılmasına yönelik düşünceleri sebebiyle hak vermiştim. Onun kanaati veya bu fikri ortaya atmasındaki temel sâik neydi bilemem; fakat ben Türk Milleti’nin geleceği adına Türk nesillerinin kalabalıklaşmasının türlü faydalarını görüyorum. Bu konudaki çok hoşlanılmayacak “gerici” ve “ırkçı” düşüncelerimi başka bir yazıya saklayarak asıl konuya geçeyim: Kars’ta bir anıt var, adı: İnsanlık Anıtı. Otuz küsur metre yükseklikte ve bilmem kaç yüz ton ağırlığındaki anıt, heykeltıraş Mehmet Paksoy’a göre her yerde yapılan soykırım anıtlarına karşılık barışı ve kardeşliği temsil ediyormuş. Paksoy’a göre: Savaşlar bir insanlık suçudur ve savaşlarla insan adım atamaz. Heykeldeki bu iki figür ortadan ikiye bölünmüş tek bir insandır aslında. Karşı karşıya konmuş, kendi kendine düşman edilmiş bir durum var burada. Bu iki figür orada uzanan elle tekrar bir insan oluyor. Yoksa bu kinler, kavgalar, savaşlar bizi insan olma yolunda adım atmamızı engelliyor. Temel neden ve anıtın içeriği budur. Bu iki figür savaşların acısını çekmiş ve bu savaşları insanlık vicdanında mahkûm edilmiş 'vicdan' var.

 “Yurtta barış dünyada barış” terânesiyle senelerdir uyuşturulup savaşkanlığı çalınan bir milletin elbette bu sözleri yadırgaması artık beklenemez. Savaş çığırtkanlığı adına değil; fakat bilakis “reel politik” denen nesne adına bu dünyada bu safdilliğin yerinin olmadığı ortadadır. Herkes târihsel düşmanlıklarını bilip kendi nesillerine bunları aktarırken biz hangi insanlık adına Türk çocuklarını bir rûz-ı rûşen hayâliyle herkesle kardeş olmaya alıştırıyoruz? Diplomasinin millî menfaatler doğrultusunda şekillenmesi, devletlerarası ilişkilerde mütekâbiliyetin esas alınması bu kardeşliğin hiç de geçer akçe olmadığının en yumuşak örneklerini oluşturur. Bir gün yeryüzünde herkes silâhlarını imha eder, askerlik mesleği ortadan kalkar, kin ve nefretin temel taşıyıcısı olan tarih kitapları yakılır ve büyük insanlığın kolektif hâfızası yok olup unutulmaya terk edilirse biz de o gün herkesle kardeş olmanın güzelliklerinden dem vurabiliriz; ama şimdi değil…

 

Dolayısıyla bu anıtı Türk Milleti’ni uyuşturup miskinleşmeye iten bir sanat felsefesinin taşıyıcısı olduğu için yermek ve ondan rahatsız olmak hakkımız vardır. Başbakan ne adına rahatsız oldu bilemiyorum; lâkin ben Türkçülük adına rahatsızlığımı izhâr etmek istiyorum. Bu yapıt, misyonu itibariyle sakattır. Bu anlamda sakat olduktan sonra onun sanatsal değerini konuşmanın zaten anlamı yoktur. Bununla birlikte bir sanatçıdan çok müteahhidin elinden çıkmışa benzeyen bu calûdî nesnenin bu anlamda da konuşulabilecek tarafı pek bulunmamaktadır. Amacı Türklük ülküsünün amaçlarıyla taban tabana zıt olduğu için millî sanat zevkinden ve estetiğinden yoksun olmasını yadırgamamız elbette mümkün değil; fakat millî sanat dışında, yâni Türk Milleti’ni yüceltecek, ona hizmet edecek sanat dışında kalan her pratiği – eskilerin tâbiriyle ameliyeyi – reddetmek hakkımız da vardır. Ayrıca yazının başında belirttiğim gibi demokrasiye bağlı olmayan sâde bir Türk olarak bu taş yığınının kaldırılmasını, mümkünse yıkıntılarıyla Kars’ta veya Ani’de orayı Ermeniler’den koparan büyük Türk hükümdârı merhum Sultan Alparslan’ı temsilen bir heykel dikilmesini gönül rahatlığıyla isteyebilirim; fakat ne yazık ki Sayın Bedri Baykam’a göre bu tavır demokrasi nâmına kabûl edilemez bir tavırmış. Ben de Türk Milleti nâmına teessüflerimi bildirmeyi bir millî görev sayıyorum.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !