BİR BEZGİNİN NOT DEFTERİNDEN… - Göktürk Ömer ÇAKIR

 

 

Uzun zamandır hep toplumcu kaygılarla yazılar kaleme aldım. Belli ölçülere ve inanışlara dönük ideolojik yazılardı bunlar. Bir süreli yayında ilk yazımın yayınlandığı 2002 senesinden bu yana aynı konularda, salâbetle inandığım şeylere sarıldım ve bunu yapmayı sürdüreceğim de; fakat bu sefer daha kişisel bir şeyler yazmak ihtiyâcı duydum.

İnsanı esas kabûl eden Avrupa uygarlığına karşı bizim uygarlığımız Allah’ı esas alır. Protagoras “her şeyin ölçüsü insandır” diyerek 2500 yıl önce bu dünya görüşünün en somut ifadesini ortaya koymuştur. O’nun beslendiği kaynak da şüphesiz tanrılarını bile antropomorfik tasvir eden Hellen aklı ve hayâl gücüydü. Çok sonraları bu topraklara gelen bizlerde ise Yunus’un yaratılanı yaratandan ötürü seven, öte dünyaya dönük ahlâkı gelişmişti. Bu, Yunan düşüncesinden insancıllık noktasında hiç de geri kalmayan, hatta daha ileri sayılabilecek bir açılımdı. Neticede öznenin yine insan olduğu bu yeni değer yargısında varlığımızı borçlu olduğumuz kudrete karşı boyun eğiş ve yine O’na duyulan merbudiyet öne çıkarılıyordu; ama insan yine seviliyordu. Biz merdümgiriz bir topluluk olmadık; fakat Avrupa Protagoras’a rağmen “beşer”i, beşerî kaygılara kurban etti.

Batının öteden beri insana rağmen insana yaptıklarını ona benzeme tasasıyla şimdi biz de yapıyoruz. Artık ne insanı ne Allah’ı düşünen otomatlar olduk. Sabahları yataktan kalkınca dinlenmiş ve sâlim kafayla değil, yorgunluğundan kurtulamamış dirençsiz bir vücutla salınıyoruz. Önce aklımızı teslim ettiğimiz yabancı dünyaların virüsleri 50–60 yıldır kâlbimize metastaz yaptı ve artık hiçbir şeyden tad alamaz olduk. Gâyesiz bir sürü gibiyiz. Otobüslerde gözleri fersiz ve odaklanmış olarak camlara takılı kalmış birer bezginiz. İş yerimizde de öyleyiz, evimizde de. Tabiî suçu hep ötekine atmak kolaycılık olur. Bizden, kendi sakatlıklarımızdan, sistemsizliklerimizden (veya sistemimizden), yoksunluklarımızdan kaynaklanan sorunlarla zaten ağırlaşmış omuzlarımız hepten çöküyor.

Çalışma ortamında bizi çapsız, câhil, elifi görse mertek sanacak kadar budala ve gereksiz insanların emir ve idâresine bırakan ahlâksız ve adâletsiz bir düzen var. Aynı şey devlet hayâtı için de söz konusu… İki paralık kıymeti olmayan idâre-i maslahatçıların ardı sıra koşturuyor, onlara ilâhlarımızmış gibi tapınıyoruz. Menfaatlerimize dokunduklarında ise birer İbrahim kesilip baltayı elimize alıyoruz. Kişisel heveslerimiz olmasa hiçbir millî veya evrensel ahlâk adına başkaldıracağımız yok!

İşgüzarlık, tabasbus, adam kayırmaca iğrenç bir sümük gibi her yanımıza yapışmış. Müştekiyiz; ama inkılâpçı değiliz; değiştiremiyor veya değiştirmek için çaba sarfetmiyoruz. Şimdi böyle bir vasatta insan adına ne kalır ki insanı farklı şekillerde temel alan uygar bir akıl büyüsün ve parlak bir çağ yaşayabilelim. Köpeklerin kurtlara çoban yapıldığı, aslanın kediye yem edildiği mide bulandıran bir düzenin boyun eğen figürleriyiz. Figürüz. Ruhu olmayan figürler…

Kişisel gelişim kitaplarının kitapçı raflarında çoğalması bu anlamda dikkate değer bir durumdur. Kitabın ufuk açıcı, düşündürücü ve yaratıcı rolü kendisine pragmatik bir işlevsellik vazifesi yüklenerek daraltılıyor. Oysa hayatta başarılı olmanın yolu NLP kitaplarından değil yaşamın kendi pratiklerinden geçer. Bu bile bize unutturulmuş.  Dostoyevski’de nefs muhasebesini, Tolstoy’da kadın ruhunun inceliklerini okuruz ve yalnızca bunların betimlenişindeki edebî güce hayran kalarak zevk alabiliriz. Kitap ya bediî keyif içindir ya da öğrenmek için; ama kendimiz dışında her şeyi öğrenmek için… Kendimizi öğrenmek, tanımak içinse önümüzde uğraşılası ve zor bir hayat var. Onunla uğraşamayalım diye bize haplar yutturuluyor. Yutturan mürâilere bile tesir etmeyen haplar. Madde madde sıralanmış “mucizevî” çözüm yolları. Metroda, otobüste, evde maddeleri ezberleyen ruhsuz figürlerin eline tutuşturulmuş, “başarı” adı verilen ferdî bir hodkâmlığın alet edevatı… İçi boş birer avadanlık.

Son derece kırılganız. Paleolitik insanın çetin koşullar karşısında güç kazanan ve çevreyi kendi lehine dönüştüren çabalarına karşın modern insan zorluklar karşısında daha da güç kaybediyor. Sistemin kuralları bizi öldürmekten başka işe yaramıyor. Dönüşemiyor, yok oluyoruz.

Sanatı, beceriye dayanan pratiklerden ayırıp kuramsal ve felsefî bir düzlemde tanımlayabilmekten dahi yoksunuz. Herkes sanatçı, her şey sanat! Bu bir dekadans uygarlığıdır. Gâyesiz ve temelsiz becerilerin yaratıcı bir hamle gibi kabûl gördüğü garip bir düzenin içindeyiz.

Hayâtımda edindiğim tek maddî, elle tutulur sermâye kitaplarımdır. Onların hoyratça dağılışını izleme cezâsına çarptırıldığım bu günlerde akıl ve gönül sermâyesini yitireli çok zaman geçmiş insanlığa bakarak tesellî olabilmek ve ağlamaktan vazgeçebilmeyi çok isterdim; fakat her şeye rağmen insanlık, içinde iyi, doğru ve güzeli ibdâ edebilme gücünü taşıyor. Onu yok sayıp şimdiki sefâletiyle eğlenmek acımasızlık olur. Aklıma umut etmekle ilgili, yazının başındaki gibi, hem bizim uygarlığımızdan hem Batı uygarlığından birer örnek geldi. Nerde duyduğumu veya okuduğumu anımsayamadığım bir anlatıda mahşer günü zebânilerin kolunda cehennemin ağzına götürülürken sürekli ardına bakan ve o gayya kuyusunun başında bile bundan vazgeçmeyen bir adam vardır. Allah, bu kulunun neden hep ardına baktığını öğrenmek ister. Şüphesiz nedenini bilmektedir; fakat önemli olan bizim bilmemizdir. Cehennemlik kul, kendisine tevcih edilen soruya belki cehennem azâbından kurtulabileceğine dâir bir inanç, bir ümit taşıdığı, her ân affedilebileceğini umduğu için sürekli ardına baktığı yanıtını verir. Bu yanıt üzerine de emr-i ilâhî ile ateşten kurtulur. Büyüklerimiz hep Allah’tan ümit kesilmeyeceğini söylerler ve eklerlerdi: “Allah’tan ümit kesen Müslüman değildir.” Nitekim muazzam Doğu-Batı Divanı’nda Allah’ı arayan Goethe de “ümit en sonra terk edilen şeydir” dememiş miydi?

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !