NOT DEFTERİ

NOT DEFTERİ

Göktürk Ömer ÇAKIR

KÜRTNAME

27/10/2009
Kategori: YAZDIKLARIM

I

Bilinmektedir ki Medler’in kahraman ahfadı Kürtler asırları havi tarihleri boyunca kayda değer pek bir iş yapmış değillerdir. Kürtlerin insanlığa veya kendi milli tarihlerine katkılarına ilişkin bir arkadaşla konuşurken artık pek müptezel hale gelen hiç devlet olamamışlıklarından söz açınca “e kimse fırsat vermemiş ki kardeşim, gelen vurmuş, giden vurmuş!” yanıtını almıştım. Oysa şu kavanoz dipli dünyada gelenin gidenin sadmesiyle sallanıp sarsılmamış tek bir cemiyet yoktur herhalde. Miniminnacık Roma dahi o esatirle tarihin iç içe geçtiği zamanlarda yediği dayaklara rağmen azametli bir devlet olup çıkmamış mıydı? Latium’un kaba ve basit çiftçileri Etrüsk mirasının üzerine oturup tüm Akdeniz’i ele geçirmediler mi? Kyros da vakt-i zamanında bağımlı bir beydi, Parthlar da akın akın gelen yurtsuz göçebe atlılardı; Osmanoğulları çok elverişli koşullarda mı siyaset sahibi oldular. Hepsinin başına konan devlet kuşu, ne hikmetse sıra Kürtler’e gelince, kalçalarını sallaya sallaya içinde boğulacakları kadar sıçmayı mı bildi sadece? Şüphesiz hayır. Ortada bir kabiliyetsizlik var ki bunu da gelenin gidenin tekmesiyle açıklamak pek mümkün gözükmüyor. Bu garip millet çok yeteneksiz, basiretsiz, ferasetten uzak bir millet. “Kürtname”nin ilk değerlendirmesi budur ve bunu söylerken hiç zorlanmamıştır.


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ESKİ MEB YAYINLARI’NA İLİŞKİN BİR DİLEK

26/4/2009
Kategori: YAZDIKLARIM


Server Tanilli’nin uzun zamandır kütüphânemde olduğu hâlde elimi sürmediğim bir kitabını geçenlerde okudum: "Çağdaşımız Victor Hugo.Okudukça bu büyük Fransız’ı lise yıllarında unuttuğum ve yapıtları bize sanki o yıllara özgü birer okuma parçasıymış gibi öğretildiği için de hayıflandım. Okumanın, bir izsürümü olduğu muhakkak. Bu okuma beni yeniden yazarın yapıtlarına yönlendirdi. Böylece Sosyal Yayınları’ndan çıkan ve ilk dört cildini Cenap Karakaya’nın, son cildini de Osman Saidoğlu’nun çevirdiği anıtsal insanlık destânı Sefiller’i yer yer Oğlak Yayınları’nın İsmail Yerguz tarafından gerçekleştirilen çevirisini de araya katarak okudum. Muazzam bir eser Sefiller. Her türlü insanlık hâli ve bir şehrin yeraltından yerüstüne muhteşem bir panoramasını sunuyor. Sâdece bir roman değil, bir târihî vesika. Fransa’nın, özellikle Paris’in, 40-50 yıllık toplumsal târihi de anlatının arkaplanında yer alıyor. 89’a, 93’e yapılan göndermeler ve değerlendirmeler, 1830 devrimi, barikatlar, Paris’in lâğımları, Waterloo, bir tablo gibi canlanıyor gözünüzün önünde. Burada Sefiller’den bahsetmeyeceğim. Hugo’yla ilgili bir biyografi nasıl ki beni onun yapıtlarına yönlendirmişse, onun yapıtları da Fransız İhtilâline yönlendirdi ve Albert Sorel’in Avrupa ve Fransız İhtilâli adıyla Nahid Sırrı Örik tarafından dilimize kazandırılan dev eserini almama vesile oldu. Bu eser 1949’la 1956 yılları arasında her biri iki kitaptan oluşan yedi ciltlik bir edisyon hâlinde Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmış. Örik, önsözde kitabın sekizinci cildinin içeriğinden de bahsediyor; fakat bu cilt yok. Encâmı hakkında bir fikrim de yok; öyle zannediyorum ki çevrilmemiş. Kitap Fransız İhtilâlini yaratan koşullardan Napolyon’un Moskova Seferinden dönüşüne kadar uzayan târihî dönemi ele alıyor.

 

Kitabı karıştırırken aklıma bakanlığın vakti zamanında tercüme bürosu vasıtasıyla ne büyük bir iş gerçekleştirmiş olduğu düşüncesi geldi. Bu çok önemli bir faaliyetti ve tercüme edilen eserler de büyük yazarların muteber yapıtlarıydı. Şimdi bu kitapların çoğunu bulmak için özel bir mesai sarfetmek gerekiyor. Ülkemizde birkaç nitelikli yayınevi dışında da bu çapta cesur yayıncılık yapan kurumlar yok. Devlet de bu anlamda eski verimliliğini yitirmiş durumda. Yayıncılar, uyduruk kitapları finanse etmek ve basmakla uğraşacaklarına bahsettiğim faaliyetler çerçevesinde basılmış kitapları çeviri diline dokunmadan tekrar yayınlasalar ne güzel olurdu. Hem böylece okuma iştahımız, baskısı bulunmayan kitapları vicdansızca etiketlendiren sahaflar yüzünden kapanmamış olurdu.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BAŞKANIN ARDINDAN

28/3/2009
Kategori: YAZDIKLARIM


İnandığı her şeye inandığım bir memleket evlâdı beklenmedik bir şekilde, beklenmedik bir zamanda aramızdan ayrıldı. Zâten hangi ölüm beklenir ki? Yaşını başını almış sevdiğimiz insanlar, büyüklerimiz için dahi yakışıksız bir durum olarak görürüz ölümü; şu hayâtın içinde yaratılmış en büyük hakikat olduğunu bilmemize rağmen.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, milletine hizmet yolunda, Anadolu yaylasının yükseklerinde, dağların soğuk kaburgalarında son nefesini verdi; ama biz biliyoruz ki ülkü oduyla yanan bir kâlbi hiçbir zemherî donduramaz. Ülkücü-Milliyetçi siyâsetin en büyük lideri ve aksiyoneriydi. Geçmişte bu uğurda giriştiği mücâdelenin ateşi, gadre uğramış her insanın duyumsayabileceği kırgınlık, yılgınlık ve sâir zaafların yalımıyla sönmemiş, bilakis kendisini Türk Milletinin hukukunu ve menfaatlerini koruyabileceği en yüksek çatının altına, Türkiye Büyük Millet Meclisine taşımıştır.

 

Herkes ölüyor, kalanlar da ölecek; ama bizim ölümün katı yasası önünde çâresiz ve üzgün olmak, yolcu ettiklerimizi dualarla teşyî olunacakları kollara, eski ülküdaşların, dâvâ arkadaşlarının kutlu menziline uğurlamaktan başka yapacak birşeyimiz yok.

 

“Altıncı Şehir”in aziz ve büyük evlâdı… Allah seni sevdiğin ve hasret duyduğun muazzez peygamberin mâverâî ocağında ısıtsın. Mekânın cennet olsun.

Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MUSTAFALAR

21/11/2008
Kategori: YAZDIKLARIM

Can Dündar’ın “Mustafa” adlı “belgesel film”inin sinemalarda gösterilmesinin ardından bir vâveyla koptu. Eleştiriler ağırlıklı olarak Atatürk’ün alkol ve sigara alışkanlığı ile yalnızlığına yapılan vurgular üzerine odaklanırken Kürt sorunu ve dine dönük yaklaşımlarının da ele alınış ve yorumlanış şekli tartışmalara sebep oldu.

 

Neticede Can Dündar filmde hikâye edilen kişinin kendi algılamasıyla çerçevelenmiş bir Mustafa Kemal olduğunu söylemek durumunda kaldı: “Bu benim Mustafa’m.”

 

Merhum Attila İlhan hayâtı boyunca sosyalist bir Gazi kurgusunun savunucusu olmuştu. Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşının ilk yıllarında doğuya yönelik politikası ve söylemleri bu kurgunun iskeletini oluşturuyordu. Bu da târihsel gerçeklerin bir kısmını içeren Atatürk yorumlarından biriydi. Çünkü salt belli bir dönemin gereklerine göre serdedilmiş söylev ve siyâseti yansıtıyordu. Gerçek Atatürk’ü değil… Aşağıda Mustafa Kemal Paşa’nın birbirinden farklı sözlerini alıntıladım. Bu sözlerin ardından O’nun aslında ne olduğuna dâir fikrimle konuyu kapatacağım.

 

Mustafa Kemal 17 Mart 1920’de Heyet-i Temsiliye adına “İslâm Âlemine Beyanname”yi yayınladı. Bu beyannamede 3 yıl sonra kaldıracağı hilâfetin Müslümanların hürriyet ve istiklâllerinin yegâne dayanağı olduğunu ifâde edip başlattıkları hareketin Hz. Peygamberin ruhâniyetine dayandığını belirtmişti:

 

“…Cenâb-ı Hakk’ın mukaddes mücahedatımızda cümlemize ilâhî yardımlarını göndermesini ve ruhaniyet-i Peygamberîye dayanan, birlik içindeki teşkilatımıza yardımcı olmasını niyaz eyleriz.”[1]

 

Bu söylemin Meclisin ilk açılışında da devam ettiği ve öyle ki Kâzım Karabekir’in bile bu açılışı mutaassıbâne bulduğu bilinmektedir. Memleketin kurtuluşu için Bolşevizme de dayanmak gerektiğini düşünen ve aynı dönemlerde antiemperyalizm vurgularını artıran Mustafa Kemal’in bu düşüncesinin de tamamen pragmatik ve hesaplı olduğu; “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığına dayandığı âşikârdır:

 

“…İslâmiyet’in en yüce kanunlarını içeren Bolşevizmin, bizim dahi varlığımıza kastetmiş olan müşterek düşman aleyhinde, bugün ortaya koyduğu zafer, bizim için teşekkür etmeye değer bir neticedir!”[2]

 

Atatürk’ün Türk dünyasına yönelik emel ve inançlarını gösteren meşhur bir sözü de vardır:

“Ben de Türk Birliğine bundan fazla inanıyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliği ile açacaktır. Dünya sükûnunu, bu fasıllar içinde bulacaktır.”  Rahmetli Nejdet Sançar da bu neviden birkaç iktibasla Atatürk’ün Turancılığına eğilmişti.[3]

 

Gökalp’in cumhuriyete etkileri üzerinde çok durulmuştur. Buna karşın Nevzat Kösoğlu Gökalp’ın düşünceleriyle cumhuriyet rejiminin icraatları arasında örtüşme değil çelişme görerek “cumhuriyet politikalarına bir fikir babası yahut yakından etkileyici birini bulmak gerekiyorsa, bunu, aynı zamanda Atatürk’ün yakın arkadaşlarından olan  Ahmet Ağaoğlu’nda aramak gerekir. Onun yazdıklarına yakından bakıldığında bu örtüşme kolayca görülebilir”[4] demiştir. Ağaoğlu ise milliyetçiden ziyâde Batıcı bir düşünürdür. Kendisine “Frenk Ahmet” denmesi de bu sebepledir.

 

Neticeten Mustafa Kemal’i istediğiniz kalıba sokmanız mümkündür. Birkaç alıntı ile İslâmcı, birkaç alıntı ile komünist, birkaç alıntı ile Türkçü ve Turancı Mustafa’lar çıkabilir. Önemli olan bütün gâile bittikten sonra Atatürk’ün yüzünü hangi yöne tevcih ettiğidir. Atatürk yüzünü Batı’ya çevirmiş ve bütün modernleşmeci hamlelerini bu minvâlde gerçekleştirmiştir; fakat bunu yaparken iki esasa dayanmıştır: 1. Hâkimiyet-i Milliye, 2. İstiklâl-i Tam… Diyebiliriz ki Atatürk Batıcı bir millî modernleşmeye inanan milliyetçi bir devlet adamıdır. Tabii Mahmud Esat Bozkurt’un  “Batı medeniyeti ve herhangi bir medeniyet bir küldür (bütündür); ayrılık kabul etmez. Ya hep alınır yahut alınmaz”[5] sözüne dayanarak Batıcılığın Millî hâkimiyet ve tam bağımsızlık açısından bizi getirdiği noktaya bakarsak bu milliyetçiliğin biraz sorunlu bir milliyetçilik olduğunu düşünebiliriz. Aynı yaklaşımı Ahmet Ağaoğlu da sergilemiştir:  “....bir medeniyet zümresi bölünemez bir bütündür, parçalanamaz. Süzgeçten geçirilemez. Galibiyet ve üstünlüğü kazanan onun bütünüdür”.  Atatürk’ün rejiminin 1944’te Türkçülere revâ gördüğü muameleler de malûm… Memleketimizde herkes dilediği Atatürk’e ve Atatürkçülük yorumuna sarılabilir. Eminim Mustafa Kemal de hangisi olduğunu bir yerden sonra karıştırmıştır. Ben Atatürkçü veya Kemalist değilim. Sâdece ve sâdece bir Türkçüyüm. Gazi Mustafa Kemal’i Türk târihinin son devrinin çok önemli bir şahsiyeti ve kurucu teşkilatçısı olarak kabûl etmekle yetiniyorum.

 

 



[1] Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk (2008), s. 171.

[2] A.g.e., s. 230.

[3] Nejdet Sançar, Türkçülük Üzerine Makaleler (1995), s. 186-187.

[4] Nevzat Kösoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp (2005), s. 198.

[5] Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilâli (1995), s. 120.

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

PARAGRAFLAR II: EN İYİ HİTİT ÖLÜ HİTİTTİR!

19/11/2008
Kategori: YAZDIKLARIM

Savunma Bakanı Vecdi Gönül, hangi bağlamda bilmiyorum; ama bir konuşmasında mübâdelenin millet inşâı sürecinde faydalı bir uygulama olduğunu ve Ermeni tehcirinin de bu sürecin içinde yer aldığını “bu işler olmasaydı acaba şimdi nasıl bir millet olurduk veya olabilir miydik?” meâlinde birkaç sözle ifâde etti. Bundan sonra da kıyamet koptu. Bakanın söyledikleri neticede Lozan Antlaşmasına dayanan bir uygulamanın millî devlet vetiresi içindeki yeri ve bununla birlikte Ermeni tehcirinin aynı homojenleşmeye katkısı üzerine bir tespitti. AKP hükûmetinin son zamanlarda artan milliyetçi söylemini siyâsî detantı ortadan kaldıran DTP’ye dönük politik bir manevra olduğu için fazla ciddiye almıyorum; fakat buna karşı çıkanlar ciddi ciddi kaygılanmama sebep oluyorlar.

 

Ermeni tehciri, Osmanlı İmparatorluğunun bir uygulaması olduğu için bunun millî devlet süreci içinde değerlendirilemeyeceği düşünülebilir; fakat bazı veriler de İttihat Terakki’nin belli bir nüfus politikası ile özellikle Anadolu’yu millîleştirme çabası içinde olduğunu göstermektedir. Suriye henüz Osmanlı ülkesi olduğu için buna itiraz edilmesi mümkün; ama geleceği öngören bir siyâsî aklın “elimizde bir bu kalacak fikriyle” bahusus Anadolu’yu işlediği de ileri sürülebilir.

 

Mübâdele şüphesiz bunu yaşayan insan grupları açısından zorlu bir olaydır. Üstelik kimi uygulamalar ve esas alınan ölçütler bakımından birtakım kusurları da bulunmaktadır. Mesela Karamanîler esâsında Türk olmalarına rağmen Müslüman olmadıkları için gönderilmişlerdir.  Bu açıdan bakılınca pek de Türkçü bir uygulama gibi görünmüyor; cumhuriyetin İttihatçılardan daha plânlı veya millet inşâı için özellikle tasarlanmış bir icraatına benzemiyor. Sonuçta karşılıklı antlaşmalarla tahakkuk etmiş bir hâdise…

 

Peki şimdi bu olayın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu tartışmanın veya bunun iyi olduğunu imâ eden bir devlet adamına hücum etmenin anlamı nedir? Mübâdele, olmuştur. Travmatik bir durum söz konusudur; fakat kimse kusura bakmasın, Türk Milleti Balkan fâciasıyla bunun kat be kat fazlasını cebren yaşamıştır. Karşılıklı anlaşmayla değil… Ermeniler sevk edilmiştir. İyi de edilmiştir. Biz pek çok cephede tecavüzlere karşı koyarken tıynetsizlik edip ihânetle kirlenenleri ne yapmalıydık?

 

Mesele bu değil… Biz bu topraklarda bir homojenleşme operasyonu gerçekleştirdik mi? Açıkçası bu da bunun aksi de iddia edilebilir. Hem yurttaşlık bilincine dayalı bir devlet olmak iddiamızla hem zaman zaman ırk ögesine yapılan göndermelerle bu durumların her ikisini de doğrulayabiliriz. Açıkçası bir Osmanlı camiinde Hitit mimârisine ait bir unsuru görmek hoş oluyor. Bırakın kültürel zenginliklerimizi böyle göstermekle yetinelim. Siyâsî bir varlık olarak Hititlerin kendileri biraz rahatsız edici olabilirdi.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

PARAGRAFLAR I: TÜRKİYELİLİK - TÜRKLÜK

15/11/2008
Kategori: YAZDIKLARIM


Anadolu; Sibir düzlüklerinden Rumeli’ye kadar uzayan geniş Türklük coğrafyasının bir parçasıdır. Batıya doğru yürüyüşümüz esnasında kurduğumuz devletimizin bin yıldır omurgasını oluşturmaktadır. Biz bu topraklarda târih öncesinden itibaren pek çok kültürün harmanlanmasıyla oluşmuş bir kadim Anadoluluk üzerine Türk mührünü vurarak özgün bir Müslüman Türk Medeniyeti, bir Türkiye inşâ ettik ve bu eserimizle mağruruz.

 

Bununla birlikte Rumeli de, özellikle Osmanlı hâkimiyetinin sağlanmasıyla beraber, devletimizin çekirdeğini meydana getiren bir coğrafya olmuştur. Anadolu gibi bir Türk yurdudur ve buradan çekilişimizin öyküsü pek acıklı pek iç yakan bir öyküdür. Rumeli’de yaşadığımız felâketin acısıyla, milyonlarca kilometrekarelik imparatorluk coğrafyasının ve 600 yıllık kazanımların bir anda elden yitip gitmesinin yarattığı dehşet içinde sıkışıp kaldığımız Anadolu’yu Türklük ülküsünün, sınırlarının çok ötesinde ve üstünde anlamlar yükleyerek sâhiplendik.

 

Tekrar başa dönelim: Anadolu; Sibir düzlüklerinden Rumeli’ye kadar uzayan geniş Türklük coğrafyasının bir parçasıdır. O ne kadar kıymetliyse Rumeli de o kadar kıymetlidir, Kerkük de kıymetlidir, Horasan da kıymetlidir, Türkistan da kıymetlidir.  Ne demişti şehit Turancı şâir Mağcan Cumabay:

 

“Türkistan iki dünya eşiğidir;

Türkistan er Türk’ün beşiğidir…”

 

Aynı şâir; boy, konat, devlet, toprak, sınır tanımadan Çanakkale’de savaşan kardeşlerine:

 

“Uzakta ağır azap çeken kardeşim!

Kurumuş lâle gibi çöken kardeşim!

Etrafını sarmış düşman ortasında

Göl kılıp gözyaşını döken kardeşim!”

 

 

Diye seslenirken kan kardeşliğinin, dil kardeşliğinin, ülkü ve gönül kardeşliğinin bütün yapay, siyâsî sınırlandırmalardan üstün olduğunu göstermemiş midir? Biz Anadoluluyuz, Türkiyeliyiz veya Rumeliliyiz. Kimimizin yüzünü Kerkük’te aydınlatır güneş, kimimiz Çamlıbel’de Köroğlu’nu tanır, kimimiz Çandıbil’de Goroğlu’nu bilir; fakat Anadolulu, Türkiyeli olmaktan önce ve hepsinden önemlisi Türk’üz. Bütün sınırlardan ve toprak taassuplarından vâreste bir milletiz.

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KÜRTLER!

4/11/2008
Kategori: YAZDIKLARIM

Zilan’da, Dersim’de, Ağrı’da tenkil ettik, tepeledik, kestik tükenmediniz. Demek ki yarım iş yapmışız. Artık Kuyucu Muratlık devri geride kaldı, ne istiyorsunuz Türk Milletinden? Sebep olduğunuz kan, kıyım, zarar yetmedi mi? Kendimizi bildik bileli adınızın ardına eklenen kocaman bir “sorun” olarak vardınız; çocuklarımız torunlarımız da mı sizin yarattığınız gâileyle büyüyecek? Dağda, düzde it gibi ürüyorsunuz. Gerizekâlı politikacıların, manipülatörlerin, millet düşmanlarının aile planlaması adına gasp ettiği Türklük istikbâlinin üzerine onlarca çocuğunuz, yüzlerce torununuzla kuruldunuz, kalkmıyorsunuz. İslâm coğrafyasının kâlbinde bir çıban olup çıktınız; huzurumuzu, barışımızı uşaklık ettiğiniz emperyal odakların avucunda ezdirdiniz. Topraklarınızı işgâl eden çizmeleri yaladınız. Cibilliyetsizliğin her türlüsü şânınızda var. Daha ne kadar kendinizden nefret ettireceksiniz?

 

Anlayamadınız mı hâlâ? Varlığınız bir iç acısı olarak bu milletin yüreğine saplandığı vakit topyekün berhavâ olacaksınız. Dün bizi sırtımızdan bıçaklayan ermenilerin nasıl çil yavrusu gibi dağıtıldığını, nasıl tecziye edildiğini bilmiyor musunuz? Gelin dedik, gelin istedik; birlik olalım, birlikte olalım, bu toprakların dayanışmadan doğacak kudretiyle tek millet tek devlet tek vücut olalım. Kabul etmediniz.

 

Fırsat düşünce hiç inanmadığınız insanların bir devirde söylediği sözleri bile kullanmaktan kaçınmadınız. Atatürk, vakt-i zamanında özerklikten bahsetmiş de bu dikkate alınmalıymış. Birincisi “bir çeşit özerklik”ten bahseden Atatürk’ün her dediği doğru olacak diye bir kâide yok. İkincisi çoğu zaman konjonktürel sözler sarfeden pragmatist bir liderin bu sözlerinde de aynı pragmatizmle hareket ettiği, bütün bunların sonrasında kafanızı ezmesinden anlaşılmalıdır herhâlde. Târihten misaller getirmeye bu kadar meraklıysanız kendi hayrınız için daha uygun ve millî selametinizi gözeten misaller getirmenizi salık veririm.

 

Bugüne kadar hangi önderinizin kahramanlık seciyesine sâhip olduğunu gördünüz? Şeyh Sait kendisini sorgulayan savcıya “ben adalet istemiyorum, merhamet, âtıfet istiyorum” derken çok mu örnek alınıp tebcil edilecek bir figür gibi duruyor. Öcalan’ın paketlendiğinde cumhuriyete hizmet aşkıyla yanıp tutuşması, yarı Türklüğünden dem vurması ne çeşit bir kahramanca duruş örneğidir. Kendisinden hazzetmezdim; fakat Saddam Hüseyin asılırken erkekçe ve boyun eğmez bir tavır sergilemişti. Çünkü büyük bir milletin evlâdıydı. Kahramanları olmayan, güdücüleri ürkek tavşanlardan oluşan bir topluluk millet olamaz.

 

Son dönemlerde sokaklarda, meydanlarda ne kadar erkek olduğunuzu bir defa daha ispat ettiniz. Çoluk çocuğun ardına saklanarak efelik yapmak; sivil vatandaşları devletine karşı cebirle, baskıyla, tehditle tavır almaya zorlamak; aba altından sopa gösterircesine söylem, demeç ve ifâdelerle kışkırtıcı ve cemiyet ruhunu cendereye sokan bir siyâset gütmek hep sizin erkekliğinize yakışan işlerdir.

 

İşte bütün sosyolojik, târihsel, antropolojik açıklamalardan vâreste olarak salt bu sebeple millet olamazsınız: korkak, içten pazarlıklı ve kahramansızsınız!

 

Hem ikâz edilmeye hem tedip edilmeye ihtiyacınız var. Sizi, böyle devam ederseniz, devlet edemezse millet edeplendirecektir ve bu hepimizin kaçınması gereken bir eğitim süreci olacaktır. Ayranımızı kabartmayın!

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TÜRK DÜŞMANI DTP! USLANACAKSIN VEYA...

27/10/2008
Kategori: YAZDIKLARIM

Son günlerde bazı şehirlerimizde meydana gelen kürtçü gösteriler ve bunlara demokratik tepki demek suretiyle açıkça destek veren DTP’nin tavrı göstermektedir ki TBMM içinde Türk Devleti ve milletinin varlığına yönelik bir düşmanlık ve güç odağı ortaya çıkmıştır. Bunun böyle olduğu bu siyâsî partinin, geleneğini devam ettirdiği diğer bütün öncellerinden bu yana biliniyordu; fakat farklı olan durum yaşadığımız günlerde bu düşmanlığın bütün bedahetiyle gün yüzüne çıkmış olmasıdır. Bugüne dek kendilerince açılımlar yapıp tepki gördükçe yanlış anlaşılmaktan bahseden veya mensup oldukları ırkın tıynetine uygun olarak “kıvıran” terör siyâsetçileri artık pervasızca milletimizin mukaddesatına sövmekten imtinâ etmemektedirler. Bir DTP milletvekili bayan, ki bunların insan olarak telakki edilmesi bile insanlığı tahkirdir, kalkıp meydanlarda “Öcalan’ı serbest bırakın bakın barış nasıl tesis ediliyor” diyerek bir "çözüm"den bahsetti. Ayaklanma tehdidiyle aynı talepleri dillendiren Aysel Tuğluk adındaki, suratı ve yüreği kapkara bir başka kadın müsveddesi de kürtlerin Abdullah Öcalan’ı iradeleri, onurları olarak kabul ettiklerini söyleyip, bu iradenin hakarete uğradığından, tutsaklık koşullarında eziyet gördüğünden dem vurdu.

 

Öyle anlaşılıyor ki DTP denen terör odağı gemi azıya almış durumdadır. Had ve hudud tanımamak konusunda misli görülmemiş bir serbestlik içindedirler. Öcalan’ın özgür bırakılması gibi havsalalarımızın alamayacağı bir istekle çözümsüzlüğü tek çözüm şeklinde dayatmakta; Türk Milletinin düşmanı, askerimizin, öğretmenimizin, imamlarımızın, beşikteki çocuklarımızın, kadınlarımızın kâtili ve aslında hiçbir hukukun korumasına giremeyecek kadar şenaatle dolu bir hayvanın, bir maymunun, bir köpeğin kendi kitlelerinin siyâsî tercihi olduğunu bağıra bağıra söylemektedirler.

 

Madde madde düşündüklerimizi söyleyelim ki kürt akıllarına dank etsin:

 

1.      Sizden evvel sizi konuşturan, size siyâset yaptıran iradesizliğe lânet olsun!

 

2.      Adının başına sıkılmadan, utanmadan “sayın” ibaresini, Türk Milletine sövercesine bir inatla, eklediğiniz hayvan hiçbir zaman serbest kalmayacak. Bu memlekette siyaset onu serbest bırakacak kadar şirâzesinden çıksa dahi bu millet bu hakkı asla tanımayacak!

 

3.      İki amacınız var: Birincisi bu konuşmalarla ve stratejiyle Türk siyâsetindeki durumunuzu “yasaklı” hâle getirerek PKK’nın meşruiyetini bu yolla kanıtlamak ve “bize yaptırmıyorlar, bizi konuşturmuyorlar, sözle yapamadığımızı silahla yapmaya icbar ediliyoruz” sefilliğiyle teröre kendinizce sebep yaratmak; ikincisi ise Türk Milletinin sinir uçlarıyla oynayarak memleketimizi iç savaşın gadrine uğratmak…

 

4.     Her iki durumda da zararlı çıkacağınızı peşinen söyleyelim. Türk Milletinin üzerine neyle gelirseniz misliyle karşılığını alacaksınız. Bir sözünüze beş sözle, bir merminize beş mermiyle yanıt bulmaktan başka bir seçeneğiniz yok!

 

5.      Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz kalkışmalara bir göz atın. Dersim’de, Ağrı’da başınıza neler geldiğini, kafanıza nasıl taşlar yağdığını anımsayın. Türk Milletinin ayranını kabartarak “halkımız” dediklerinize politik bir gelecek oluşturamayacağınızı, sadece ve sadece büyük bir mezar kazacağınızı bilin!

 

6.      Senelerce kardeşiz dedik, bu topraklarda beraber yaşamanın bin yıllık tecrübesine sahibiz, bunlara gerek yok, yaşayalım dedik; ama biz dedikçe sizin suratsız okumuşlarınız çıkıp “ne kardeşliği?” dediler. Toprağımıza, namusumuza, kutsallarımıza, insanlarımıza ölüm kusan bir partizanlığı câhil bir halkın özgürlük savaşı diye pazarladınız. Bilmiyorsunuz ki mazluma ve kardeşine karşı müşfik ve sahiplenici olan Türk Milleti, düşmanına karşı gerektiğinde Hülâgü’ye rahmet okutacak işler de yapar! Gerçi bilirsiniz de, dağlarda çobanlık ve eşkıyalıkla geçen yüzlerce yılın genetik mirâsı olsa gerek, bir türlü idrak edemediniz. Her millet büyük olacak diye bir kâide yok. Kimi gerçekten büyüktür, kimi de birtakım târihî kurgularla kendisini alakasız atalara bağlayacak kadar zavallıdır. Siz kim, Persepolis’i yaratan milletin ahfâdı olmak kim? İyice öğrenin: Ön Asya’nın, uygarlık yaratan bu toprakların necasetisiniz.

 

7.     Türkiye Cumhuriyetinin başbakanının geçtiği yollardaki çöpleri toplamayarak, güvenlik güçlerinin önüne çocukları sürerek ne kadar zavallı ve ne kadar erkek olduğunuzu kanıtladınız. Babamın Tahtakale’de esnaflık yaptığı zamanlar kürt hamalları birkaç kere tedip etmişliği vardı. “Oğlum, bunların on tanesi bir araya gelince anca bir adam eder; o zaman da uzaktan taş atabilirler”  derdi rahmetli. İşte cibilliyetiniz bu! Bu kadarsınız. Adi, aşağılık, sefil ve korkaksınız.

 

8.     Abdullah Öcalan için “irâdemiz” ve “onurumuz” diyorsunuz. O hâlde siz irâdesizsiniz; zira Öcalan kendisini Batının emperyalistlerine teslim etmiş ve onlar adına kanlı bir târihin yazıcısı olmuş bir maşadır. O hâlde siz onursuz ve şerefsizsiniz; zira Öcalan bebek kâtili bir haysiyetsizdir. Korunaklı kovuklarda erkeklik yapıp paketlenince derhâl hizmete âmâde olan cinsi bozuk bir karakter düşkünüdür.

 

9.      Kimi tehdit ettiğinizin ayırdına varın. Dağ çobanlarının Uzak Asya’dan Avrupa’nın bağrına kadar uzanan topraklarda asırlık egemenlikler tesis etmiş bir milletin çocuklarını tehdit etmesinin ne kadar gülünç olduğunu bilemeyecek kadar şuursuzsunuz. Sizi, bu millet tükürüğüyle boğar. Silinir gidersiniz.

 

10. Şimdi, kesin kararınızı verin! Türk Milleti size karşı bilenmiş durumdadır. Merhum Atsız’ın dediği gibi: “kinimiz dinimizdir!” Sâhip olduğunuz küçük beyinlerinizle bu işin netâicini iyice hesap edin. Siz mi tükenirsiniz biz mi tükeniriz?

 

 

Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TARAF OLMAK - Göktürk Ömer ÇAKIR

19/10/2008
Kategori: YAZDIKLARIM

Taraf olmak zor bir iştir; ama insanca bir iştir. Taraf olmamak, tarafsızlık ise belki de insan erdemlerinin hiç uğramadığı ve uğramayacağı ender alanlardan biridir. Tek övülebileceği nokta futboldur. Çok severim tuttuğu takım sorulduğunda hiçbir takım tutmadığını söyleyerek cevap veren adamları; fakat bu kadar. Bunun dışında her mevzuda taraf olmak, bir cephe almak, bir mevzi tutmak gerektiğine inanırım. Hz. İbrahim’i yakmak için tutuşturulan ateşe su taşıyan karıncanın ibretlik öğüdü de bu yöndedir. Alegorinin bildiğimiz, içinde olduğumuz hayâta dönük en aydınlatıcı mesellerinden birisidir bu…

 

Taraf olmanın tabii ki türlü türlü şekilleri de vardır. En kötü ve çukur icraatlara taraf olmak, tarafsız kalmaktan yeğdir. Tarafsızlıkta bir nevi şeref yoksunluğu, haysiyetsizlik, kokuşmuşluk ve korkaklık vardır. Bu hâllerin hepsi tarafsızlığın üzerine sinmiş, sıvanmış, bulaşmıştır. Bununla birlikte bazen öyle taraftarlıklar söz konusu olur ki bütün haysiyetsizlik, kokuşmuşluk, sufliliklerin ötesinde ve hepsinden fazla pisliğe bulanmışlardır. İşte böylesi durumlarda insan belki bir ân tarafsızlığın güzel bir nesne olduğu zehâbına kapılabilir; lâkin asıl bu gibi tanıklıklarda insanın taraf olması onu gerçekten yüceltici bir nitelik kazanır.

 

Memleketimizde böylesi, bertaraf edilmesi lâzım gelen bir “Taraf” söz konusudur. Her gün matbaa makinelerinin tıkırtısından doğan onlarca hurufu, birer iftirâ ve psikolojik harp vâsıtası olarak milletin aklına gaseyan eder. Demokrasi, özgürlük, şeffaflık gibi artık ağızlara sakız edile edile müptezelleşip anlağımızda hiçbir şey ifâde etmemeye ve bazen de mide bulandırmaya başlayan kavramlarla değerlerimize saldırır. Bu “Taraf” ehli hiç bilmez ki eğer birilerinden bir hesap sorulacaksa millet sorar. Bilmem ne istihbaratının emir, tâlimat ve bilgileriyle onlar adına suyu bulandırmaya çalışan hâinler değil. Papaz cüppesinde Müslümanlık taslayan dârülharp sığıntılarının ve onların hamâkat ordusu avenesinin güdümünde iş görenler değil.

 

Göz boyamak o “Taraf”larda iyi bilinir. Bunlardan birisi, ki müseccel bir Allahsızdır, boş saatlerinde camiye gidip, kendince uhrevî bir huzura boğulduğundan, bundan hoşlandığından ve bu gidip gelmelerle kendisi ve tanrı arasında oluşan sessiz diyalogtan bahsetmişti de ne gülmüştüm okurken…

 

Bunlar nasıl bir “Taraf?” Türk milletinin güvenini, merbudiyetini, sevgisini kazanmış, milletin bağrından doğmuş Türk ordusunu topla tüfekle zayıflatmak mümkün olmadığına göre ona karşı duyulan bağlılıkları dinamitlemek için hiç de inanmadıkları şehitleri kullanmaktan imtinâ etmeyen; aslında bu çocuklar ölmesin derken daha ziyâde “o” çocukların ölümüne hüzünlenen ve bütün bunları coğrafyamızın düşmanları nâmına gizlice yapan işbirlikçi bir “Taraf!” Kürtlük üzerinden siyâset yapmanın pek de milletin kâlbini titretmediğini anlayıp, şimdi millet adına hesap sorma mevkiine gelen, samimiyetsiz bir “Taraf!”

 

Elbette yapılan hatâların, ihmâllerin hesabı sorulmalıdır. Kimse milletin sevgisi adına her tür günahtan masun tutulamaz; ama sizin yaptığınız başka birşey. Sizin yaptığınız millet adına hesap sormak, gerçekleri ortaya koymak, demokrasi kültürümüzü radikal duruşlar sergileyerek, sorgulanması tabu sayılan değerleri sorgulayarak ilerletmek, bir nevi davulun karnını yarmak değil. Biliyoruz, hissediyoruz. Siz başka bir “Taraf”sınız! Bu coğrafyanın taraflarından olmayan, yabancı bir taraf!

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı